Giriş

Üye

Şifre

kan.kokusu Bloglar

Sayfam » Blogları » Görüntüle

Angelica

Sıcak11Toplam 106 okuma  16-11-2009 01:38   EtiketlerAngelica 
33… beyaz kapitoneyi soğuk duvara sabitleyen tam tamına 33 adet plastik raptiye. Defalarca saymama rağmen sonuç asla değişmiyor ama ben birini atladığımı ya da fazladan saymış olabileceğimi umarak her sabah tekrar baştan başlıyorum 1.2.3.10.25.33…
İsteklerimin gerçeğe dönüşmesi şu an benim için o kadar zor ki; karşıma çıkan fırsatları kaçırmamalıyım.
Tek sayıları çocukluğumdan beri hiç sevemedim. Lanet olası raptiyeler 34 ya da 32 adet olsaydı biraz tatmin duygusu hissedebilirdim –tamam yalan söylüyorum sevinçten havalara uçardım-
Sizler, yani dış dünyanın kusursuz insanları şu an söylediklerimi anlayamıyorsunuz değil mi? Böyle bir durum sizin için psikologunuza anlatmaya değmeyecek, üzerine (simetromani) etiketini yapıştırdığınız ufacık, minicik bir rahatsızlık olabilir o kadar. Çünkü dışarıdaysanız başınızın sıkıştığı her an çözümlerin bir yerlerde sizi beklediğini bilirsiniz ama içerdeyseniz ve her sabah beyaz kapitone kaplı duvarlara bakarak uyanan bir insansanız durum biraz değişik boyutlara ulaşabiliyor. Bunların üzerine benim gibi ülke üzerindeki en büyük ruh hastası ödülünü sadece sahip olduğu potansiyelle alabilecek biriyseniz duvarlardaki raptiyeler sizin için dünyanın denge tahtası olup çıkıveriyor işte.
1.2.3.10.25.33…
Bazı zamanlar bunlardan birini sökebileceğimi düşünüyorum ama eksik raptiye en fazla iki gün gözlerinden kaçar herhalde. Bir şeyleri elde edebilme hırsımdan dolayı burada değil miyim zaten? Artık bedel ödemek istemiyorum.
SORU: O bir adet raptiyenin kaybolduğunu beyaz gömlekliler fark ederse ne olur peki?
CEVAP: Doktoruma haber verirler.
SORU: Doktordan başka her şeye -buna mucize eseri ayı balığıyla çiftleşen bir gorilin mucize eseri dünyaya gelen yavrusu da dâhil- benzeyen adam gelip bana sorular sorduğunda ne yapabilirim?
CEVAP: Ona tek sayılara olan takıntımı anlatabilir ya da aptal –bakın ben deliyim aptal değil bu konuda anlaşalım- numarasına yatabilirim.
“Bay Carter ne raptiyesi ben hiçbir şey bilmiyorum” ama o adamın görünüşüne inat çok zeki ve yağmur altında kuru kalmayı becerebilen bir tilki kadar kurnaz olduğundan eminim. Bununla birlikte bana da rol kesme konusunda pek Pacino denemez. Bu arada o adamı en son Şeytanın Avukatı’nda izlemiştim merak ediyorum hala sağ mı? Neyse konumuzu dağıtmayalım. İkinci olasılığa yani sayı takıntımı anlatma meselesine gelince; Eminim bana “sende simetromani var” demez. Çünkü ben danışmanlık yaptığı lisede okuyan, suratı ayın kraterli yüzeyine benzeyen ergenlik bunalımında bir genç değilim. Yeri gelmişken söyleyeyim ben safkan bir deliyim. İnsanın bunu kabullenmesi ne kadar büyük ilerleme bir bilseniz. Bunların yanında Carter’ın da ufacık bir bulgunun içinden olmayacak şeyler keşfetmeye çalışan bir tip olduğunu unutmamak gerekir. Siz ona “raptiyeler 34 adet olsaydı…” derseniz, o size “küçükken hayalarına çakmak tutar mıydın?” diye sorar ve bu lanetlenmiş eyaletin en söz sahibi psikiyatrı olduğu için de denizdeki çakıl taşlarının altında ahtapot arama hakkını görür kendi ufak beyninde. Bilmem anlatabildim mi?
Sanırım ben Carter’ın ağına takılan en büyük balığım. Beni topluma uygun bir insan haline getirebilirse temsilciler meclisine seçilip Washıngton’a gitmesinden korkuyorum. Bu arada TOPLUM kelimesini üst üste tekrarladığınızda çağrıştırması gereken şeyin aksine anlamının rüzgâra yakalanmış bir örümcek ağı gibi çözüldüğünü fark etmiş miydiniz? (toplum, şu bizim toplum, akıllı erkeklerin onlardan daha akıllı kadınlarla birlikte yaşadıkları toplum, bizim gibi düşünmeyenleri yargılayıp onlara deli dediğimiz, sadece kendimize benzeyenleri normal olarak kabullendiğimiz toplum)
Düşünüyorum da iki günlük mutluluk için bunlara değer mi? Hem o uğursuz raptiyeyi söksem bile nereye saklayacağım? Yutmak için fazla iri duruyor ya boğazıma takılırda ölürsem. Belki bu noktada B planımı uygulayabilirim. Güney Amerika’da nasıl uyuşturucu kaçırıldığını hepiniz bilirsiniz evet belki biraz canım yanabilir ama…
Ama ben onu duşların giderinden uğurladıktan sonra yolculuğuna istediği yöne doğru devam edebilir; Okyanusa, Disneyland’a veya isterse cehennemin dibine. Böylelikle bu odadaki önemli 33 numara görevini kaybedip sıradan, vasıfsız en önemlisi numarasız bir plastik raptiye olarak sürüklenip durur; Onu iri bir lağım faresinin yutması da benim için hayallerin en büyüğü olarak karşılanmamış dilekler çöplüğümde yaşar.
Bu arada odalarımızdaki tuvaletlerde gider olmadığını belirtmeliyim. Aslında bunlar sadece basit birer plastik sürgü; Sanırım kafalarımızı klozette birikebilecek o iğrenç sulara sokup intihar edeceğimizi düşündükleri için böyle bir yöntem geliştirmişler ne saçma değil mi? Ama hemen yüzünüzü buruşturmayın bu oturakları altı saatte bir değiştiriyorlar. (iyi ki yedi saat değil yoksa asla bağırsaklarımı boşaltamazdım) Bu gereksiz bilgileri de aranızda “o raptiyeyi şeyine sokacağına klozete at” diyebilecek ukalalar anlasın diye veriyorum.
B planımın detaylarına gelirsek;
Tımarhanelerde akrebi kovalayan yelkovan temelli saat anlayışı yoktur. Hem olsa bile neye yarar ki? Akşam dokuz buçukta birisiyle yemeğe çıkacak değilim ya. Bizler burada saati sadece iki şey için kullanırız. Bir: yemek servisi, iki: duş alma saati. İşte böyle bir zamanda onu kıçımda saklayıp duşlara kadar götürebilir, yıkandıktan sonra da uğurlayabilirim. Ama yakalanırsam…
Bütün bu tehlikelere rağmen gözümü 33 numaralı raptiyeden alamıyorum. İşin sonunda mutlu olmak var. Gece yattığım zaman o beyaz duvarlarda çift sayıda karaltı görürsem Atlantik kıyısında yıldızlarla süslenmiş gökyüzünü seyreden bir insandan hiç farkım kalmayacakmış gibime geliyor. Bu konuyu yarın sabaha kadar iyice düşüneceğim.
Akşam yemeğinden beri yazmaya devam ediyorum. Az sonra ışıklar kapanacak. Keyfim yerinde olursa yarın sabah sizlere buraya nasıl düştüğümü anlatmaya başlarım ama şimdi karanlıkta kalmadan önce yazmaktan daha önemli bir işim var. Tanrıdan bu kez beni yanıltmasını istiyorum. İyi geceler… 1.2.3.4.5.6.7.8
                                                              ***
Günaydın bu sabah uyandığımda sizleri ne kadar kolay kandırabileceğimi fark ettim; doğruyu söylemek gerekirse bu durum beni oldukça keyiflendirdi. Size “işte uyandım, hikâyemi dinlemeye hazır mısınız?” derdim ve buna inanırdınız ama ben sandığınızdan daha dürüst bir insanım. İki gündür hiçbir şey yazdığım yok, bunu saklayacak değilim. Beynimin kara, kasvetli koridorlarında izinsiz bir şekilde dolaşan binlerce hastalıklı düşünceye bir yenisini daha eklemiş durumdayım. Akıl sağlını yitirmiş insanları tamamen sınıra dayansınlar hatta o çitleri yıkıp geçsinler diye mi bu hücrelere kapatıyorlar acaba. İşte beynimin yeni ziyaretçisi bu düşünce. Bay Carter’ın normal diye tanımladığı insanlar bile bu hücrede iki gün geçirse içimizden biri olur oysa bizden düzelmemizi bekliyorlar. Günün birinde tekrar özgür biri olabilirsem evimde bir tane bile beyaz eşya olmayacağını garanti edebilirim.
Bu kokuşmuş ruhlar durağında harcayabileceğiz yegâne şeyler boşaltım sisteminizde biriktirdikleriniz ve zaman olduğu için insan sıkıntı vereceğini bilse bile düşünecek bir şeyler bulduğunda bunlara dört elle sarılmak zorunda.
İçinizden bazıları görüşmediğimiz iki günde o raptiyeyi ne yaptığımı merak etmiştir sanırım. Şimdilik bu maceradan vazgeçtim diyebilirim. Nedenlerimin detaylarını belki ileride anlatabilirim ama bugün içerisi o kadar sıcak ve yapışkan ki ne sizlerin ne de kendimin keyfini kaçırmaya niyetim var ama çok merak edenler için bulduğum geçici çözümden bahsedebilirim kısaca.
Hiç deli hücresi (buralara akıl hastanesi diyerek kendinizi de kandırmayın) görmeyenler anlattıklarımı anlayabilmek için biraz hayal güçlerini zorlasınlar artık. Bu plastik raptiyeler gömüldükleri yerin çevresini şişirerek karelere bölüyorlar yani raptiye başına dört kare (bu arada artık ben deli değilim desem bile inanmazsınız sanırım ama bunu kabullendiğimi zaten söylemiştim) işte bu kareleri sayıyorum artık. 33x4=132 bu kendimi alkole bulanmışım gibi hissetmemi sağlıyor. Sanırım aklım başındayken buna geçici mutluluk diyordum ama bir ruh hastası elindekilerle ya da eliyle mutlu olmayı becerebilmeli.
Alkole bulanmaktan konu açılmışken bu zor günlerde canımın sık sık köpüğü dudaklarımı yalayacak olan bir şişe bira istediğini söylemeliyim. Elinizde fırsat varken bunu iyi değerlendirin bence. Çünkü kimin beyninin ne zaman sulanacağını bilemezsiniz değil mi? İyice bunaldığım günlerde dışarıdakilere isteklerimi bildirmeyi hayal ediyorum ve hemen ardından hayallerime bir nokta koymaya çalışıyorum. –neden mi dediniz- elbette nedenlerim var. Sizce kafası olgunlaşmamış bir armudu andıran Carter’dan soğuk bir Beck’s istesem ne cevap verir? “küçükken kızların iç çamaşırlarına bakmaya çalışır mıydın?” “evet, mi? Peki o anlarda neler hissederdin?” belki gülüyorsunuzdur ama buraya düşüp Carter’ı tanısaydınız o aptal sırıtışı dudaklarınızdan silerdiniz. Şahsen ben öyle yaptım. Şu an sonsuzluk kadar uzak gözüken bir zaman diliminde buradan çıkmayı becerebilirsem bizim ham armudu ziyaret etmeyi istiyorum. Muhtemelen odasının duvarında şuna benzer bir çerçeve göreceğim “Tanrı bana bir sırrını verdi, ismi Freud’muş” bakın buna ciddi şekilde inanmaktayım. Bu tip insanlardan nefret ediyorum. Bizim yaptığımız her şeyin nedenini geçmişteki cinsel hayatımızda arıyorlar. Sanki ben o cinayetleri işlerken beynim bacaklarımın arasından sarkıyordu. Neyse bunları şimdilik düşünmeyelim. Anlayacağınız benim burada bira istemem sizin kırmızı aynı zamanda uçabilen bir ferrari istemenizle aynı şey yani imkânsız.
Bu arada kendime verdiğim iki günlük mola sırasında oturağımı değiştiren hastabakıcı Buddy’den Al Pacino’nun sapasağlam ayakta olduğunu öğrendim. Buddy’nin iddiasına göre de adamım Şeytanın Avukatı’ndan çok daha sağlam işler yapıyormuş bu aralar. Hoş onu sinema eleştirmeni olarak gören kim? Tanrıya küçük lütufları için teşekkür ediyorum. O adamı ve filmlerini çok severimde.
Tanrı demişken sizinle ilk tanıştığımız gece beni yine yanılttığını söylemeliyim. Neyse artık elimde çift sayıdaki karelerim var. Biliyorum elimdeki sadece kafamı dağıtmaya yarayan bir savunma mekanizması ama elden ne gelir? Sanırım sizler dışarıda bu hisse bastırma diyorsunuz (yanlış söylediysem taşlamayın beni) Bu his üzerine kendi anladıklarımı sizlere biraz açıklayabilirim. Mesela çok güzel bir kadına âşıksınız ve hayalleriyle yaşadığınız dişi sizi umursamıyor bile ve siz bunun üzerine ne yapmaya başlıyorsunuz (sesler buraya gelmiyor ama eminim doğru tahmin etmişsinizdir) elbette kişisel tatmin ve yüksek egonuzu doyurmak için başka bir hedef saptıyor daha sonrada taptığınız kadını küçük görmeye başlıyorsunuz. “zaten ağzı fazla genişti” ya da “pantolon kalçalarına tam oturmuyordu” gibi. Sonuçta içinizin ne söylediğini sadece siz biliyorsunuz. Tanrım istemekle elde etmek arasında o kadar fark var ki. Benim aşık olduğum kadın o plastik raptiye, birlikte olduğum kadın ise 132 adet şişkin kare. Anlayabildiğim kadarıyla bastırma böyle bir his işte. Yanlış anlamışsam da kusura bakmayın sonuçta ben sadece bir ruh hastasıyım.
Midemin gurultusundan öğle yemeği saatinin geldiğini anlıyorum. Umarım yemeği Buddy getirirde bu sefer o ayı yavrusuna Kubrıck’in ne âlemde olduğunu sorarım. Daha sonra uzanıp biraz hayal kurmak istiyorum. Sanırım akşam tekrar birlikte oluruz ne de olsa daha yeni yeni ısınmaya başladık değil mi? Anlatacak o kadar çok şey var ki galiba en çok neresinden başlamam gerektiğine karar vermeye çalışırken zorlanacağım.
                                                                 ***
Her şey o domuzun yüzünden oldu. O olmasa şu an darmadağınık olmayacaktım. Sizin için hikâyenin en başına dönmeyi planlıyordum. Üstelik tavuk çorbası da çok lezizdi ama Buddy denen aşağılık insan bana ne dedi biliyor musunuz? “haa o herif mi?” ellerini arkasına bağlayarak göbeğini daha fazla öne çıkartmış, çişi gelmiş gibi yaylanıyordu. “Stanley öleli iki sene oluyor ahbap, anlayacağın gözü tamamen kapalı” ve ardından söylediklerinin canımı yaktığını bildiğini anlatmak istercesine bir göz kırpma hareketi. Yaşadıklarım ve yaşattıklarımdan dolayı ölümü kabullenen bir yapım vardır ama otomatik portakal’la beni kalbimden vuran bir yönetmenin cesedi ile (daha çok benle) dalga geçilmesi beni çıldırttı. Boş tepsiyi almak için eğildiğinde üzerine atlayıp ensesini ısırmayı düşündüm, sersemledikten sonra aynı işlemi gırtlağına da severek uygulayabilirdim. “boş ver Spıelberg hala hayatta” içimden geçenleri tahmin edebilse beni böyle iğneleyip tahrik edebilir miydi bilmiyorum. Gerçi beni iğnelemeye mi çalışıyordu onu da bilmiyorum, bunu daha sonra düşüneceğim. O konuşup dururken benimde şekilli dudaklarımdan tek bir şey çıkıyordu; koca bir suskunluk. Kendi nefesimin sesinden kendim korkmaya başlamıştım. Sonra Bud elindeki boş tepsiyle çıkarken içten bir şekilde “afiyet olsun” dedi “akşama görüşürüz”. Anladığım kadarıyla kendimi frenleyip bu odayı sürrealist bir tabloya çevirmememin nedeni o sıcak tebessümü oldu. (bakıyorum da fenada olmazmış aslında. Kırmızı deniz, beyaz gökyüzü ya da boğazını kuvvetlice ısırsam göğü kızıl yapıp hoş bir kış manzarası da elde edebilirdim. Kopartılan bir kafadan fışkıran kan 70 santimden fazla yükselebiliyor da. Bu tecrübeyle sabittir ama siz evde denemeyin)
Düşündüğümde Buddy’nin beni yaralamak için değil sadece aptallığından dolayı böyle konuştuğuna karar verdim. Neyin, kim için, ne kadar değerli olduğunu bilemezsiniz değil mi? Yoksa insan hiç Kubrick’le E.T kuklacısını aynı kefeye koyar mı? Bu yüzden onu dişlemekten vazgeçtim. Emin olun istesem bunu yapabilirim. Nasıl olsa burada geçireceğim süre vücudumun direnciyle sınırlı. Nihayetinde bu kutudan çıkıp başka bir kutuya gireceğim. Hem benim romatizmam yok o yüzden toprağın altı bana acı veremez.
Bugünün hediyesi de hasta bakıcılarla muhabbeti koyulaştırmamak gerektiğini öğrenmem oldu. Bu gerçekten çok tehlikeli ama tehlikenin tehditkâr pençesi bana dönük değil.
                                                              ***
Akşam yemeği öğlen getirdikleri çorba kadar güzel değildi. Biraz karnım ağrıyor ama size yazacağım diye söz verdiysem sözümü tutarım. Buddy elindeki tepsiyle içeri girdiğinde ona karşı sabahki sinirim oldukça yatışmıştı ama yinede onunla muhatap olmadım. Bud’da (bu herifin yaka kartını her görüşümde bira isteğim alevleniyor) benimle aynı şeyleri hissetmiş olacak ki onun da ağzını bıçak açmadı.
Neyse bu kasvetli hücreden, benden daha takıntılı doktorlardan, ruh hastalarıyla nasıl konuşmaları gerektiğini bilmeyen hasta bakıcılardan biraz uzaklaşmak istiyorum. Artık hikâyeme başlasam iyi olacak. Öğlen yazdıklarıma bakınca nereden başlayacağımı bilemiyorum demiş olduğumu gördüm. Artık biliyorum.
1979 senesinde ineklerin aşırı sıcaktan dolayı süt veremediği bir Temmuz günü fırlamışım bu kalleş dünyaya. Daha o zamanlar ileri görüşlü olan babam doğuma girip benim nasıl bir şeye benzediğimi görmek istemiş. Garip olan ne biliyor musunuz? Beni ilk gördüğü anda da kanlar içindeydim son görüşünde de. Zavallı adam ben buraya kapatılmadan önce kalp krizi geçirerek bavulsuz bir yolculuğa çıktı. Bazen onun ölümünden ben sorumluymuşum gibime geliyor ama hemen bu rahatsız edici düşünceyi kafamdan kovmaya çalışıyorum. Eliniz kolunuz bağlandığında kaderci olmayı öğretiyorlar insana.
Annem yıllar boyunca beni ne kadar zor doğurduğunu anlatıp durdu. Söylentilere göre bir bebeğe nazaran oldukça iriymişim. Belki de beni dünyaya getirmek için çektiği acıyla övünüyordu. Bana sorarsınız kendinle gurur duymasının sebebi çocuk sahibi bir kadın olmasına rağmen güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş olmasıydı. Onu görmenizi çok isterdim. Ben ona yıllarca “Gilda” diye seslendim “şeytan kız Gilda” maça kızı bir kadındı. Onun kadar kara, onun kadar güçlü görünüyordu. İşlemeye göze alamayacağınız bütün günahlara bulanmanızı rahatlıkla sağlayabilirdi. Çocukken anneme hayranlıkla bakan erkekleri babamın nasıl olup ta öldürmediğini merak ederdim. (soğukkanlı bir katil için cinayet ne kadar rahat söylenebilen bir kelime)
Annem hakkında devamlı geçmiş zaman kullanarak yazdığım için onun da ölmüş olduğunu düşünüyor olmalısınız herhalde ama benim Gilda’m hayatta. Ondan böyle bahsetmemin sebebi beni bu fare deliğine tıktıklarından beri tanınmayacak kadar değişmiş olması. Burada geçirdiğim yıllar içinde annemi sadece bir kere o da uzaktan görmeme izin verdiler. O mesafeden bile yaşadığı çöküş gözler önündeydi.
Ailemde bir tek kız kardeşim hayattan zevk alarak yaşamını sürdürüyor sanırım. Çünkü o beni hiç sevmezdi. Artık sevgilisinde kaldığı akşamlar onu yaka paça eve geri getirecek birisi yok. Zaten annemde onunla hiç övünmedi. Belki bunun nedeni sezaryenden dolayı hiç acı çekmemiş olmasıydı.
Geçmişi düşünmek benim için ağzına kadar sivri jiletlerle dolu olan bir küvette yıkanmaya benziyor. Acı çekmeme rağmen bunları size anlatmak ruhumu durulamamı ve kendimi mutlu hissetmemi sağlıyor. Canınızı yakanın sevgiliniz olması gibi bir şey yani. Biliyor musunuz sanırım iyi bir başlangıç yaptık gerisini daha kolay anlatacağımı düşünüyorum. (ipin ucunu tuttuk nasıl olsa yumak yuvarlanır) Neyse ışıklar sönmek üzere şimdi beni karelerimle baş başa bırakın…
                                                               ***
Sabah kahvaltımı yeni bitirdim. Yağda yumurta nefisti. Tavadaki görüntü hasta bir adamın beyaza dönen teninin akları sararan gözleriyle mükemmel uyumuna benziyordu. Kalpsiz katiliniz olarak bende hiç acımadan o sarı gözlere plastik çatalımı batırıp akıp giden retinanın tadına güzelce baktım tabi ki.
Bir değişiklik olarak bu sabahki kahvaltımı tanımadığım bir adam getirdi ve benle hiç konuşmadı. Buddy’nin bakışlarımdan rahatsız olarak beni es geçtiğini düşünüyorum. Belki böylesi ikimiz içinde daha doğru olmuştur. Yeni hasta bakıcım kirli sakalı açık yeşil gözlerine çok yakışan ve yaka kartı takmayan bir adam. Tahminimce bunu Buddy’le ufak bir durum değerlendirmesi yapan Doktor Carter önermiştir. Neyse çokta önemli bir olay değil. Benim size asıl anlatmak istediğim dün gece gördüğüm rüya. Etraf dipsiz bir kuyunun içi kadar karanlıkken hafif bir inilti çıkararak uyandım bu rüyadan. Eğer tımarhanedeyseniz ve rahatsız edilmek istemiyorsanız kaderci olmak kadar çığlık atmamayı da öğrenmelisiniz.
Rüyamda evimizin yeni çiçek tohumları atılmış bahçesindeydim. Tam emin değilim ama sanırım yerler ıslaktı. Elimde mucizevî bir sigara tutuyordum. Ondan ne kadar derin nefes çekersem çekeyim sigara hiç kısalmıyordu. Burnumdan saldığım duman akşam güneşi sayesinde kan kırmızısı bir renk almış ve bu durum çok hoşuma gitmişti. O esnada bahçedeki bodrum kapağı açılıyor ve kız kardeşimle bir boka benzemeyen sevgilisi bana hiç aldırış etmeden dışarı süzülüyorlardı. Sanki ben orada yoktum. Karşımda bacakları titreyen onsekizlik kız gitmiş yerine yerine… Neyse boş verin. İkisi de bana küstahça gülümserken sigaramı daha büyük bir hırsla ciğerlerime çekiyordum. Sadece iki metre uzağımdaydılar ama koşsam bile onlara yetişemeyeceğimi biliyordum. Birlikte gözden kaybolmalarından önce kardeşim bana dönüp dudaklarının arasından belirgin bir biçimde “deli” diye tısladı.
Annemle babam ise ön veranda da duruyorlardı. Annem kocasının elini görev icabı dediğimiz türden çok isteksiz bir şekilde tutuyordu. Babam bembeyazdı; derisi ıslak bir duvardan fırlayan kâğıt afiş gibi kırış kırış görünüyordu. Ayrıca omuzlarında bir parça toprak görür gibi olmuştum ama şu an bundan tam olarak emin değilim. Zaten onun mezardan çıkmış olduğunu anlamam için bir parça toprak görmemede gerek yoktu. (o yıllardır kendi kutusundaydı ben kendi kutumda) Annem ise Gilda’nın çok ama çok kötü bir kopyası gibi görünüyordu. Onlar bana hiçbir şey söylemedi hatta dönüp bakmadılar bile. Sanırım bu kardeşimin hareketlerinden daha çok canımı acıttı. Ben ebeveynlerim için orada yoktum.
Bahçemizin büyük bölümünü kaplayan çam ağaçlarının arasından köpeğim Blondie’nin koşarak geldiğini fark ettiğim sırada annemle babam gözden kaybolmuşlardı. Bense hafifçe gülümsüyordum çünkü Blondie’nin ağzında taşıdığı şey tanıdık geliyordu. Elbette onun bir kol olduğunu anlamıştım sadece kimin kolu onu hatırlamaya çalışıyordum. İsveç çoban köpeğim kolu getirip önüme attığında; vücutsuz kolun parmakları önce kenetlenip sonra yorgun bir ifadeyle açılmaya başlıyordu. Ona bakmayı sürdürürsem bu hareketi kesmeyeceğini anlamıştım. O cansız parmakların altındaki kuru yaprakların hışırtısında Blondie’nin yüzüne bakıyordum. Ağzı kan içindeydi ve kuyruğu beni gördüğünde her zaman yaptığı gibi sevinçle sallanmıyordu. O da dikkatle bana bakıyordu. Ağzını açtığında havlayarak bana saldıracağını düşünüyordum ama o sarkık dudaklar ve makas çeneden bir adet kelime dökülüyordu. “deli”
Sanırım bu rüyanın beni neden rahatsız ettiğini anladınız. Merak etmeyin ben nelerin üstesinden gelmiş adamım. O nefis yumurtayı bitirince bu rüyanın da etkisinden sıyrıldım.
Evet, biz kaldığımız yerden devam edelim. Bugün sizlere biraz çocukluğumdan bahsedeyim. Hani bizim gibilerin her zaman bu döneminde aksayan bir şeyler ararlar ya bakalım siz bir ipucu bulabilecek misiniz?
Öncelikle dürüst olayım okulu hiç ama hiç sevemedim. Dersleri ite kaka anlıyordum ve Gilda’mın olağanüstü gayretleriyle ancak liseye kadar gelebildim. Sanırım o da bu noktada pes edip beni kendi halime bıraktı. Babamsa ilk doğduğum andan itibaren benden bir şey olmayacağını iddia ederek kendi halinde Nostradamus’çuluk oynuyordu. Daha göbek bağı kesilmemiş bir bebeğe bakarak nasıl böyle bir sonuca ulaşmıştı hala bulabilmiş değilim. Gerçi bende onun iddialarını kanıtlamak istercesine hem çok kötü bir öğrenci olduğumu her fırsatta belli ediyor hem de onun bende görmek istediği başarma azminin yarısını bile sergilemiyordum çünkü “al baba, hani benden bir bok olmazdı bak vıdı vıdı mühendisiyim artık” deme fikri beni hiç cezp etmiyordu. Ben, onun avucuna benden beklediğini ya da tahmin ettiğini bırakarak kendini kahin gibi hissetmesini sağladım.
Yaşayabilmek için üniversitenin gerekliliğine inananlardan değildim (amen diyebilirim çünkü hala öyle düşünüyorum) Bu düşüncemde de haklı olduğumu göstermek için ilk adımı okul sıralarında sürterken komşuların bahçe çimlerini biçerek attım. Her evden haftada on sent alıyordum. O yaştaki bir çocuk için bu iyiden de öte bir kazançtı. Annemin övgülerini koltuklarım kabararak dinliyor babamın alaylarına kulaklarımı tıkıyordum. Altı ay sonra kendime ait bir televizyonla eve geldiğimde babamın yüzündeki (La Fontaıne’nin şaşkın tilkilerine benzeyen) ifadeyi gördükten sonra sadece komşuların değil bütün eyaletin çimlerini biçebilecek kadar yoğun, kırmızı renkli bir hırs hissettim içimde. Güzel olan “bak mühendis oldum” demek değildi; güzel olan “sen inanmadın ama bak kendi bildiğim yolda ilerleyebiliyorum” demekti.
Bütün bunların yanında arkadaşlık ilişkilerim inanılmaz başarılıydı. Okulun yarısı beni seviyor kalan yarısıysa bana tapıyordu. Ben liseden ayrılana kadar da bu çark ritmini kaybetmeden dönüp durdu. Bende okul defteri kapanınca Dell’in meyhanesine barmen olarak kapağı attım.
Gördüğünüz gibi çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda beni sırtını duvara dayamış kuduz bir fare haline getirebilecek hiçbir şey yaşamadım. Ne bizim Sigmund “kıçımı ye” Freud’un düşündüğü gibi cinsel açlığım vardı ne de başka bir şey. Ailevi sorunlarımızı da benim çok asi, babamın da kaliteli bir orospu çocuğu olmasına bağladığıma göre…
O dönemle ilgili söylemek istediğim son bir şey var. Belki ufacık bir ayrıntı ama bilmenizi istiyorum (eminim Carter bu sırrım için çok şey verebilirdi) Hayatım boyunca bir kadınla sevişirken gözlerime kapatıp tek bir kelime düşündüm. (TROPICO) bu kelimenin anlamını (eğer bir anlamı varsa tabi) hiçbir zaman çözemedim. Orası belki bir adadır ya da benim herkesten gizlediğim düş bahçem. Sevişirken Tropıco’da yalnız başıma oturup akşam güneşinin ağaçların arasından süzülüp bana ulaşmasını hayal ediyordum. Bunu kadınlardan mı, seksten mi yoksa ikisinden de iğrendiğim için yapıyordum bilmiyorum. Belki de hoşuma gitmeyen kendimdi, özlemini duyduğum yalnız adamı görmek beni temiz olduğuma inandırıyordu. Son alternatif ise işin uzun sürmesi için beynimi başka yere odaklıyor kendimi kandırıyordum.
Dediğim gibi çokta önemli bir şey değil; sadece içimi döküyorum burada.
Zaten bana olan her neyse o uğursuz panayır kasabaya geldikten sonra oldu. Kuduz yumurtasının vücutta çatlaması gibi deliliğin tohumları da içime o dondurucu kasım akşamı atıldı.
Yazarken saatlerin ne kadar hızlı ilerlediğine şaşırıyorum. Birazdan plastik sürgüme oturacak ve içimde dışımda ne varsa hepsini çıkartacağım. İşimi bitirdikten sonra da suratsız hastabakıcılardan birinin elinde tepsiyle beni ziyarete gelmesini bekleyeceğim. O yüzden şimdi bu çok tehlikeli kâğıtları saklamalıyım. Bazılarınız bunları nereden bulduğumu ve nereye sakladığımı merak ediyordur sanırım ya da 33 numaralı raptiyeyi de kâğıtlarla aynı yere sokuşturma şansım olup olmadığını. Sabırsızlanmayın bütün hikâyelerin zamanı gelecek.
                                                               ***
Bütün işlerimi bitirdikten sonra işte karşınızdayım. Tımarhane hücrelerinde bütün işten kastımız sadece sıçmak oluyor tabi ki. Plastik sürgümün üzerine kuluçkaya yatmış bir tavuk gibi kurulmuş bağırsaklarımı boşaltırken aklıma bir söz geldi “delilik dilsizdir” bunu kimin söylediğini hatırlayan var mı içinizde? Neyse benim dilimin ne kadar uzun olduğu ortada.
Evet, bakalım nerede kalmışız. Bu kâğıtları nereye sakladığımdan bahsediyor muşum son olarak. Öncelikle bunları nereden bulduğumla başlayalım.
Doktor Carter’ın icat ettiği ve kendimi Pavlov’un köpekleri gibi hissettiğim bir terapi tekniği var. Carter haftanın bir günü hastalarını ziyaret edip onlarla sohbet ediyor. Aslında buna gizli (kendince gizli tabi) bir sorgulamada diyebiliriz. Eğer onu tatmin edecek cevaplar verirseniz küçük armağanlar kazanabiliyorsunuz.
Benim bu kâğıtları alışımda o tilkinin iki hafta önceki ziyaretinde gerçekleşti. Galiba sorularına istediği gibi cevaplar vermiştim. Akıllı bir insana yakışacak cevaplar yani. O da hücremden çıkmadan önce “istediğin bir şeyler var mı?” diye sormuştu. O anki halim gözlerimin önüne geldikçe aptal aptal sırıtmaktan alamıyorum kendimi. “evet, Doktor Carter” demiştim “resim yapmak isterim, hayalimdeki şeylere hayat vermek istiyorum” Bunun üzerine Carter bana manalı bir şekilde gülümsemişti. O esnada aynı kadınla yatmış ve böyle bir şey yokmuş gibi davranmaya çalışan iki dosta benzemiştik.
O günün akşamında Buddy bana bir tomar kâğıt ve bir adet pastel kalem getirmişti. Kurşun kalem getirseydi onu gözüme sokup bembeyaz olan hücrelerini kirletebilirdim değil mi? Hastabakıcım teslimatı yaptıktan sonra da “bunların sende kalacağını zannetme” demişti küçük bir çocuğa nasihat verirmiş gibi “akşam yemeğinden sonra kullandığın kâğıtlarda dâhil olmak üzere hepsini geri alacağım”
İlk günün sonunda bende kendimce bir test yapmaya karar vererek getirdikleri tomarın içinden bir adet kâğıt araklayıp yatağımın altına saklamıştım. Ertesi gün yeni kâğıtlar geldiğinde Carter’dan zeki olduğuma iyice inandım. Kâğıtları saymıyorlardı.
Zavallı adam benim çizdiğim baştan savma resimlere bakarak geçmişimin büyük bir kısmını işgal eden cinayetleri neden işlediğimi çözmeye çalışırken böyle ufak detayları kontrol etmeyi unutuyordu sanırım. Bir kere sırf onun kafası iyice karışsın diye devasa bir şöminenin önünde bağdaş kurarak oturmuş ve elindeki pompalı tüfeği boğazına dayamış olan yaşlı bir kadın çizmiştim. O salak resmin üzerinde kim bilir nasıl kafa patlatmıştır.
Bizim burada alıştığımız yüzlerin haftada bir izin günleri vardır. Buddy’nin izinde olup ortalarda gözükmediği bir Pazar (ya da cumartesi) gününde kâğıtları getiren hastabakıcıya kalemimin kırıldığını söyledim. Biliyorum inanmak zor ama herif bana hiçbir şey sormadan yeni bir kalem getirdi tabi ki bende sorumlu bir deli olarak birilerine açıklama yapma ihtiyacı duymadan yeni kalemi hemen yatağın altına attım. Bazen benim salınıp bu heriflerin buraya konması gerektiğini düşünüyorum ama haklısınız maalesef aptallığın tedavisi yok.
İki haftadır her gün bir adet kâğıt çalıyorum. Carter’ın Sauron’nunkine benzeyen kızıl gözünün üzerime çevrilmesini istemediğimden daha fazlasına cesaret edemem.       Kalemim kırılırsa ya da yazmaktan eriyip biterse aynı numarayı tekrarlayabileceğimi düşünüyorum.
Bütün bu yazdıklarımı yatağımın altında sakladığımı herhalde anladınız. İşte bu yüzden o lanet raptiyeyi sökmekten vazgeçtim. Onun yüzünden odamın aranmasına izin veremem. İlk başta bu olasılığı düşünmeyişim benim zekâma yakışmayacak büyüklükte bir aptallık. İyi ki onu ait olduğu yerde yani duvarda bırakmışım. Hep söylerim süt içmek için inek beslemenin ne âlemi var. Zaten 132 adet karemle kendimi tatmin etmeye iyice alıştım.
                                                               ***
Bazen benim düşünce trenimin bile bir istasyonda durup kazanı soğuyana kadar beklemesi lazım. Bu yüzden bugün anlatacaklarım çevresinde dönüp durduğumuz konunun tamamen dışında bir gelişme. Yani benim kısa süreli molam ya da bir delinin ender bulduğu mutluluk anlarından birinin kâğıt üzerinde şekil bulmuş hali.
Eminim insanın dört haftada bir güneşi görmesi ne demektir bilmiyorsunuzdur. Odamdaki pencere hücremin sağında kalan koca binanın duvarına baktığı için bırakın güneşin altına benzeyen sevimli yüzünü; içimi aydınlatacak ışığı ya da tenime can verecek ısısı bile bana ulaşmıyor.
Burada ayda bir kere bahçeye çıkartılıyoruz ve dışarı her çıkışımda kemiklerimin sıcağı hissetmesinin ne kadar doğaüstü bir olay olduğuna tekrar tanıklık ediyorum. Maalesef sizler dışarıda böyle mucizelerin farkına varamıyorsunuz. İnsan denen zararlı mahlukatın yaşamını sağlamak için bizden milyarlarca kilometre uzaktaki devasa bir yıldız her gün bizi aydınlatmaya çalışırken bizler sağlıklı, mutlu ve işe yarar bir şekilde yaşlanmakla meşgul oluyoruz. Yanlış anlamayın bu konuda kesinlikle sizleri suçlamıyorum çünkü dışarıdayken böylesine anlık mutlulukları bende kaçırır ve çoğunuzun şu an kurduğu cümleyi kurardım “dünya anlık mutlulukların üzerinde dönmüyor”
Buradaki herkesin bahçe izni günlerinde aynı heyecana kapıldığını düşünüyorum. Ben bile nasıl göründüğüme bakabileceğim bir aynam olmadığı için hayıflanıyorum bazı zamanlar. Nedense hepimiz güzel ya da daha doğru bir ifadeyle normal gözükmeye çalışıyoruz. Bana göre bunun sebebi ruh hastası olduğu her fırsatta gözüne sokulup gereksiz hatırlatmalar yapılmayan bir ruh hastasının zamanla eskiye dönüş yapma ihtiyacı hissedip adaptasyon sürecini aşma isteği. Eminim Carter bu konuyu daha güzel yorumlardı (şaka)
Bahçede dolaşırken bizler etrafı seyredip bunun tadını çıkarmaya çalışan insanlar gibi, yapacağımız en ufak bir yanlışı kolladıkları için daima tetikte bekleyen hastabakıcılarımız ise beyaz gömleklerinin içinde deli gibi gözüküyorlar.
Bugün bahçe turuna bir biletim olduğu için öğlene doğru iki tane insan azmanı hücreme geldi ve her defasında mecburen dinlediğim için artık ezberlediğim maddeleri yinelediler “koşmak yok, sorumlularından uzaklaşmak yok, diğerleriyle konuşmak yok,ani hareketler yapmak yok…” anlayacağınız sadece yürümemiz serbestti. Her söyleneni başımı eğerek onayladım ve ben önde onlar arkamda dışarı çıktık.
Bahçede ilk gözüme çarpan kişi ana girişin karşısındaki banklara oturmuş yerde gezinen karıncaları büyük bir kıskançlıkla seyreden güzel bir kadındı. Kadının saçları omuzlarının üzerinden sarkıyor, sıcak esen rüzgarla hoş bir şekilde dans ediyordu. Ayaklarına geçirdiği burnu kapalı terliklerin arkasına gizlenmiş olan kusursuz beyazlıktaki topukları dikkatimi çekmişken benim kendisini incelediğimi fark edip yüzünü bana doğru çevirdi. Gözlerinin akları da en az topukları kadar beyazdı ve kobalt mavisi göz bebeklerini bir erkeğin yüreğine umutsuzluk tohumları düşürecek kadar kusursuz bir şekilde sarıyordu.
Kadın bakışlarını üzerimde gezdirirken dostça gülümsedi. Sanki bir kokteylde karşılaşmış ve birbirimizden hoşlanmıştık. Tek sorun geceyi hangimizin hücresinde noktalayacağımızdı. Onunda aklından da aynı düşünceler geçmiş olacak ki kafasını eğip tekrar karıncaları seyretmeye başladı.
Bende kadını izlemekten vazgeçip bu tımarhaneye bağışta bulunan hayırsever yurttaşların gözünü boyamak için yapılmış olan suni göletin üzerindeki tahta köprüde yürümeye başladım. Ara sıra gözüm üzerimde neşeyle uçuşan serçelere takılıyordu. Serçe kelimesinin latincedeki anlamının psiko-pampa yani ruh taşıyıcısı olduğunu biliyor muydunuz? Ruh hastalarıyla dolu bir yerdeki ruh taşıyıcıları; ne ilginç değil mi?
Sorumlularımdan biri vakit doldu diyene kadar gezintim sürdü. Benim bulunduğum koğuşun kapısına gelince beyaz topuklu kadına son bir defa bakmak için arkamı döndüğümde düşüncelerimde yanılmadığımı anladım. Kadın karınca yuvasının üzerine tükürüyor yumuşayan toprağı da ayağıyla eziyordu. Kapıdan girerken “umarım gözlerinin (ve topuklarının) ne kadar güzel olduğunu unutmanı sağlayacak kadar uzun zaman geçirmezsin burada” diye mırıldandım. Bu bir dilek miydi? İnanın bilmiyorum.
 Kollarıma sarılmış iki hastabakıcıyla dar koridorlarda ilerlerken aklımda dışarıda olmanın getirdiği mutluluk değil kadının dudaklarının arasından büyük bir keyifle yere doğru uzayan tükürük demeti vardı. Serçeleri seyrederken benimde elimde bir sapan olsa belki bende o kadın kadar keyifli olabilirdim (peki benim ruhumu hangi bilinmeze soktunuz sizi aşağılık kanatlı kargolar)
Sonuçta sadece erkekler kadınları ya da kadınlar erkekleri kıskanmaz. Kıskanmanın en temelindeki nokta başka birilerinin (bunlar serçe olsa bile) bizim sahip olamadığımıza sahip olabilmeleridir. Kuşlar gibi uçmak, karıncalar gibi bir arada yaşamak, normal insanlar gibi topluma karışmak. Eğer hiçbiri sizi kıskandırmaya yetmediyse ruh taşımak diyelim…
 Bahçe turu maceramla kâğıdımı önlü arkalı doldurduğum için yazmaya devam etmeyi çok istesem de maalesef burada kesmek zorundayım. Yarın kaldığım yerden devam edeceğim. Artık şu panayır olayına girme vakti geldi bence.
                                                                ***
Günaydın. Dün panayır olayına girme vakti geldi yazarak bitirmişim kağıdımı ama bu olaya başlamadan önce eksik kalan parçaları tamamlamak için birkaç ufak detayı daha anlatmam gerekli.
İş hayatım konusunda Dell’in meyhanesinde barmenlik yaptığımı söyleyerek kapatmışım o konuyu; oradan devam edelim. Bazı işlerde nakit kazançtan çok elde ettiğiniz menfaatler önemlidir. Benim yaşadığım gibi küçük kasabalarda ise oluşturduğunuz çevre ve etkileşimde bulunduğunuz sosyal tabaka daha da ön plana çıkar. Benimde etrafımda menopozun eşiğindeki dul kadınlar, kadın arayan zengin adamlar (pezevenklikte bir kazanç kapısıdır) cirit atmasına rağmen ben ne yaptım dersiniz? Bütün bunları görmezden gelerek lisede ütü kafa lakabını taktığımız herifle tüm zamanımı geçirdim. Bu kâğıtlarda onu sadece lakabıyla anmaya gayret edeceğim çünkü ne yaparsam yapayım bu kâğıtların (ismi lazım değil) birilerinin eline geçme ihtimali var. Onun da durduk yere sorguya çekilerek boş yere başının ağrımasını istemem. Biraz çıkarcı olmakla birlikte iyi bir çocuk olduğunu bilin yeter.
Sadece evden işe, işten eve gittiğim için cüzdanım yeterince şişkindi. İlk işim evin bodrumunu elden geçirip oraya taşınmak oldu. Bodrumdaki eski kalorifer kazanını söktürüp bir aylık kazancımı harcayarak oraya bir küvet ve lavabo bile koydurmayı başardım. Bu sayede evle bütün ilişkim kesildi. İşten çıktıktan sonra ütü kafayı alıyor biralarımızı yüklenip EVİM dediğim yere geliyorduk. Bu kadarı bana yetmeliydi ama yetmedi.
Meyhanedeki ilk yılımın sonunda iyi para biriktirmiş (Sonuçta parayı sadece sigara ve bira almak için harcadığımdan bu durum gayet normaldi) ve annemin de eşsiz yardımlarıyla 67 model bir Mustang’e yatırım yapmıştım. Sanırım bu da beni babamdan tamamen koparan olay olmuştu. Kendi Chevy’si benim arabamın yanında oldukça sönük kaldığı için beni suçluyordu. Babam her gün kum fırtınası gibi üzerime binerken, ben son hamleyi yapıp onun kızlarla arabaya doluşup plaja içki içmeye gittiği günlerin artık çok gerilerde kaldığını söyleyemedim. Şimdiki aklım olsa söylerdim. Bu sayede çıkacağı yolculuğun tarihini erkene alabilirdik ha ha.
Zaman, bazen yavaşlayıp (içim sıkıldığında) bazen hızlanarak (mutlu olduğumda) akıp giderken bende bir yolunu bulup ona ayak uydurmaya çalışıyordum.
Hücremde yapayalnız oturup geçmişi düşündüğümde; o zamanlar karşıma çıkan terslikleri nasıl olupta fark edemediğime şaşırmadan duramıyorum. Mesela kasım ayının ortasında donmuş çimlerin üzerine panayır çadırı kurma fikri nedense bana hiç garip gelmemişti. Bunu biliyorum çünkü garip gelseydi işi gücü bırakıp yatağıma uzanarak üzerimde toplanmakta olan kötülük fırtınasının geçmesini beklerdim. Emin olun o kasım ayından öncede başıma kötü bir şeyler geleceğini hissedip kendimi dış dünyaya kapattığım zamanlar olmuştu. Tabi ki bunları test etme imkânım hiç olmadı ama tedbirli davranmak kendimi rahatlatmamı sağlıyordu ama yer kabuğunun buz tuttuğu ve buzun üzerine şeker pembesi bir çadır kurulduğu zaman… Hiçbir bok hissetmedim, hissedemedim.
Çadırın kurulduğu gece ütü kafa meyhaneye iki tane çirkin kızla geldi. Benim mesai saatim bitene kadar bira içerek beklediler daha sonrada arabama doluşup panayıra gittik. Başlangıçta her şey normaldi (kelimenin sözlük anlamıyla NORMAL) Hatta ben tenis topuyla şişeleri devirip takıldığım kıza oyuncak bir ayı bile kazandım. Düşünüyorum da o ayı ya da o kız hala duruyor mudur? Dursalar bile o kız evinde bir yerlere tıkıştırdığı oyuncak ayıyı (bir zamanlar) donmuş çimlerin üzerine kurulmuş olan kasaba panayırında (bir zamanlar) akıl sağlığı yerinde olan bir adamın kazandığını hatırlıyor mudur?
Çadırın içine doğru ilerlerken ailemle karşılaştık. Annem bana içten bir şekilde sarılıp montumun yakalarını düzeltti. Ben onun için her zaman ufacık bir bebektim (sakın bundan şikâyetçi olduğumu sanmayın) Babam ise benle konuşmak için ağzındaki pipoyu bile çıkartmadı. İhtiyar bunak (yirmi yaşın mor renkli mutluluğunu yaşarken kırk beş yaş çok ama çok fazla görünüyordu gözüme) sadece kafasını eğerek “seni aslında umursamıyorum” selamı verdi ve kardeşimin koluna girmesine izin vererek pamuk helva arabasına yöneldi. O esnada kardeşim için –babasının dalkavuk kızı- diye düşündüm. Annemse –biliyorsun işte- dermiş gibi bana baktı daha sonra da yanağımı sıkarak nerede tanıştığını bile hatırlamadığı kocasıyla hiçbir zaman övünmediği kızına yetişmeye çalıştı.
Yaşadıklarımı bu kadar net hatırlayacağımı söyleseler inanmazdım ama hatırlıyorum işte.
Uzun bir süre öylesine gezdikten sonra sarı tenteli bir büfede oturduk. Kızlar ve ütü kafa kahve içerken ben çalıştığım zaman diliminde mahrum kaldığım için birayı tercih ettim. Sanırım kızmaya başlamam hesap pusulası masaya bırakıldıktan sonra gerçekleşti.
Ütü kafayla kızların meyhanede içtikleri biralar benim haftalığımdan kesilmişti. Arabaya benzini ve panayıra giriş biletlerini ben almıştım. Bütün bunların üstüne “paraları görelim” diyerek pusulayı kendi önümden masanın ortasına doğru ittim. O an masadaki herkesin aptal suratını dağıtabilirdim. Özellikle “sen varken bize düşmez” diye geveleyen ve en önemlisi bunları söylerken yüzü hiç kızarmayan ütü kafanınkini.
Bunları yazarken ona olan hiddetim gene arttı. Neden saklıyorum ki? O salağın adı Jack Sawyer. Bu notlar birinin eline geçerse o kişi üstüne yatmaya çalıştığı hesapta dâhil olmak üzere yaptığı sayısız yüzsüzlükten dolayı Jack’i benim için dövebilir mi acaba?
                                                              ***
Dün gece kağıdımda sadece son noktayı koyabilecek kadar yer kaldığından size “hoşçakalın” diyemediğim için beni bağışlayın. Böylesine kaptırabileceğimi ben bile düşünmemiştim. “hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti” diye mükemmel bir klişe vardır ya şu an dudaklarımdan bu cümle dökülmek üzere.
Geceleyin kâğıdım ışıklar sönmeden önce dolduğu için uyumaya çalıştımsa da beceremedim. Anlaşılan tavanımdaki tel kafesle sarmalanmış olan ampul sadece benim değil Morpheus’un da gözlerini almış uyku tanrısının bile görevini geciktirmesine neden olmuştu.
Boş yere sağa sola dönmenin bana bir faydası olmayacağını anladığım zaman bende yatağımın içinde bağdaş kurup hikâyemi en baştan okumaya başladım. Kendini beğenmişlik olarak algılamayın ama bence potansiyeli olan bir yazar akıl hastanesinde çürüyor.
Okumayı bitirdiğimde aklıma zamanında göz attığım “yazmak” başlıklı makale geldi. Bu makalede ünlü yazarlar neden bu işi seçtiklerini anlatıyorlardı. Dün geceden beri düşünmeme rağmen ismini hatırlayamadığım biri “bazıları ruhuna ses vermek için kelime cambazlığı yapar oysa ben içimdekileri susturabilmek için bu işi yapıyorum” demişti “neden yazıyorsun?” sorusu bana yöneltilse bende adını hatırlayamadığım yazarın cevabına benzer bir cümle kurmaya çalışırdım. Çünkü ONUN gözleri tekrar aklıma gelmesin diye anlatıyorum bunları. Burnumun ONUN kokusunu tekrar ciğerlerime taşımasına katlanamam. Gerçekten içimdekileri susturmam lazım, onlar beni susturmadan…
Dün gece Jack’in adını yazdığıma göre artık geri dönüşüm yok. Biliyorsunuz bir silgiye sahip değilim ve kendi hikâyemi anlattığım bu satırlarda üstü karalanmış kelimeler görmek istemiyorum. Zaten bu kâğıtlar birilerinin eline geçse ve Jack’i bulsalar bile sadece birkaç soru sorabilirler o kadar. Sonuçta yaptığım sapkın işlerle onun hiçbir alakası yok.
Bu arada dünkü hiddetim sahte değildi. O serseriye üzerime yıkmak istediği hesap için gerçekten kızmıştım.
                                                             ***
O kızgınlıkla ayağa kalkıp masanın üzerine ödememiz gereken hesap miktarının üzerinde para atarak arkama bile bakmadan sarı tenteli büfeden çıktım. Jack arkamdan gelip benden özür bile dilemedi. Muhtemelen o esnada kızlara ne kadar kaba bir adam olduğumu anlatıp onlara yağ çekmekle meşguldü.
Sonuç olarak ütü kafa Jack Sawyer’ı o kasım akşamından sonra bir daha hiç görmedim.
Kızgınlık, içimi demir bir soba gibi ısıttığı için dondurucu soğuğu hissetmeden  camları çiy tabakasıyla kaplanmış olan arabama binip titreyen ellerime (sinirden, soğuktan değil) söz geçirmeye çalışarak kontağı çevirip motoru çalıştırdım. Radyoda Steppen Wolf çalıyordu.
Planım marketten altılı pakette Carlsberg alıp evimde kafayı bulana kadar içmekti. Bunu gerçekleştirebilmek için panayır çadırının kurulduğu terk edilmiş fabrika arazisinden çıkıp, Greenhıll mezarlığının yanındaki caddeden ana yola doğru arabamı sürmeye başladım. Motor çalıştığı için içerisi iyice ısınmıştı. Bende ağzımın kenarından eksik etmediğim sigaramın dumanını üzerine saplanan banderillaları çıkarmaya çalışan öfkeli bir boğa gibi burnumdan salıyordum. Çıkardığım dumanın karanlıkta küçük gri hayaletlere benzemesi biraz keyfimi yerine getirince born to be wild’a eşlik etmeye başladım.
O an birisi yanımdaki koltukta belirip otuz saniye sonra hayatımın tamamen değişeceğini söyleseydi sanırım gülümseyerek ona bir sigara ikram eder ve evime davet ederdim ama (maalesef ya da iyi ki) yanımda kimse belirmedi ve ben hayatımın ne kadar değişebileceğini otuz saniye içinde değil; ellerimdeki kanla polisler tarafından enselenince anladım.
İçerinin ısısı ve sigara dumanının katkısıyla buğulanan ön cam yüzünden Greenhill mezarlığının yer yer yosun tutmuş duvarlarının yanında yalnız başına yürüyen kişiyi zorlukla fark edebildim. Onun yanından geçerken stop lambalarımın karanlığı hoşnutsuz bir kızıla boyamasının sebebi o saatte ve o dondurucu soğukta mezarlık duvarının dibinde birinin yürüyor olmasının bana çok alışılmadık gelmesiydi. Yoksa o binebileceği bir araç ararmış gibi gözükmüyordu (en azından başparmağı yola doğru uzanmamıştı) Ben arabayı durdurmakla yetinmeyerek yolcu kapısından dışarı sarkıp “gideceğiniz yere kadar götürebilirim” dedim. Mezarlık vardiyası yapan kişi merakımı uyandırmıştı. Ayrıca eve kadar yalnız başıma yolculuk yapmakta istemiyordum (hala kendime yalan söyleyebiliyorum, orada kendi isteğimle hiçbir şey yapmadım, arabayı durdurmamın tek sebebi o akşam Greenhill’in yanından geçip arabamı durduracak olmamdı)
O,yüzünü son derece zarif bir ifadeyle bana doğru çevirdiğinde ne kadar boş bir cümle kurduğumu düşündüm. Hatta hiç konuşmamış söyleyeceklerimi sadece beynimde planlamış bile olabilirdim. Çünkü nutkum tutulmuş, ayaklarım yerden kesilmiş, damarlarımdaki kan bir anlığına donmuştu.
Öylesine kusursuz bir güzelliğin gideceği yere ulaşması için ayakçı meyhanesinde çalışan bir insan artığına ihtiyacı olamazdı. İstese Corvette şirketine sahip olabilirdi ve bunu kendini satarak değil sadece bir kere gülümseyerek başarırdı.
Ben alien filmlerinde belden aşağısı kopmuş olan sentetik robot gibi arabadan sarkarken ONUN yüzünde inanılmaz bir şaşkınlık ifadesi belirdi. Bir an “onu taciz ettiğimi düşünüyor” diye geçirdim aklımdan “o yüzden bu kadar şaşkın” oysa o an aklıma gelebilecek en son şey onun fiziksel güzelliklerine göz dikmekti. Ayrıca ben durmaya karar verdiğimde ONUN bir dişi olduğunu bile bilmiyordum. İçimden bir ses (zaten insanoğlunun bütün felaketlerinin sebebi bu içlerinden yükselen sesler değil midir?) ONU al demişti o kadar.
Onun yüzündeki şaşkınlık ifadesine eşlik etmeye çalışıyormuş gibi benimde yüzüm utançtan kıpkırmızı kesildi. Zamanın durduğu ve uzaktan kumandanın kimin elinde olduğunun bilinmediği o anda, yerin gürültüyle açılarak beni içine almasını beklerken bambaşka bir mucize gerçekleşti. Onun, dünya üzerinde bir benzerini dahi göremeyeceğiniz güzellikteki gözlerinin içinde dolanan şaşkınlık ifadesi kayboldu ve o ifadenin yerinde ruhumu aydınlatan bir ışıltı belirdi.
İnsan ırkının yaptığı en basit yüz mimiklerinden birisi olmasına rağmen bu hareketi ONUN dudaklarında gördüğüm zaman ne yapmakta olduğunu ilk anda fark edemedim. Oysa bu kulaklarımızın başımızın yanında, burnumuzun gözlerimizin altında olması kadar kesin bir yargıydı. İnsan gülümserken dudakları yukarı doğru kıvrılırdı.
Ve O bana gülümsüyordu.
                                                            ***                                                            
Bugünkü randevuma biraz geç kaldım ama söylemesem bunu bilemezdiniz değil mi? Bu gecikmeye size başlarda da bahsetmiş olduğum Doktor Carter’ın haftalık sorgulamalarından biri sebep oldu. Eğer sıkılmazsanız bu görüşmeden aklımda kalanları sizlere anlatmak istiyorum. Çünkü ONDAN uzun bir süre bahsedince kendimi arka bacakları tutmayan felçli bir köpek gibi hissediyorum. Beynimi biraz rahatlatsam hem benim hem de sizin için çok daha iyi olacak.
Carter kahvaltıdan sonra yanında Buddy’nin yerini alan yakışıklı hastabakıcıyla geldi. Doktorumun elinde plastik bir dosya yeni oturakçımda da yönetmenlerin kullandığı katlanabilir sandalyelerden vardı. Adam bu sandalyeleri odanın ortasına koyduğunda Carter kapı tarafındakine kuruldu ve eliyle bana bir referans yaparak karşısına oturmamı emretti. Ben hiç bir asi tavır sergilemeden oturdum. Biz herkesin izlediği bir televizyon şovuna çıkıp ilk defa canlı yayın tecrübesi edinen konuklar kadar gerginken hastabakıcı gözetleme deliğini açmayı ihmal etmeden kapının sürgüsünü çekerek dışarı çıktı. Eğer ben kontrolümü kaybedersem sahibini korumaya çalışan bir köpek saldıracağından hiç şüphe duymadım.

SAHNE 12
İÇ MEKÂN (akıl hastanesinde beyaz bir oda)
DOKTOR SORUNLU HASTASINI HÜCRESİNDE ZİYARET ETMİŞTİR
“Günaydın”
“size de günaydın Doktor Carter”
“bugün kendini nasıl hissediyorsun?”
“son bahçe gezintimden sonra çok daha iyiyim”
“iyi olmana sevindim, dosyanı incelerken aklımı kurcalayan birkaç detaya rastladım bunlar hakkında bazı sorular sormamda sakınca yoktur umarım”
“can kulağıyla sizi dinliyorum”
Bu sırada doktor plastik dosyanın içinden bir fotoğraf çıkarır ve fotoğrafı hastasına gösterir, burada sorguya çekilen kişinin belirgin şekilde sıkıldığını görürüz
“bu senin miydi?”
“evet efendim”
“doğduğu zaman mı aldın yoksa daha sonra mı?”
“anne sütünden kesilir kesilmez”
“güzel bir hayvan, İsveç çoban köpeği değil mi?”
“evet, İsveç ama soyunda bir bozukluk olabilir bana her zaman burnu biraz fazla uzun gelmiştir”
Doktor bunun üzerine gülümser ama bu içten bir gülümseme değildir. Aksine alabildiğine soğuk ve mesafelidir.
“yavruyken aldığına göre adını da sen koydun herhalde?”
“evet efendim”
“Rezervuar köpekleri’ni izlemiş miydin?”
Burada kamera hastanın yüzüne iyice yakınlaşır. O yüzde kavrayışın izlerini görürüz. Hasta Rezervuar köpekleri’ni izlemiş ve konunun hangi yöne gittiğini anlamıştır.
“izledim ama biraz abartılı buldum”
“yani o filmde kahramanmış gibi gösterilen birisinden etkilenip bu adı seçmedin öyle mi?”
“ben filmlerden etkilenme yaşımı çoktan geçtim efendim”
“köpek buğday rengi o yüzden mi adı Blondie”
Bu sefer hastanın yüzünde kendisiyle tartışıyormuş gibi gözükmesini sağlayan bir ifade yakalarız. Yöneltilen soruya nasıl cevap vereceğini düşünmektedir. Aklını okuyabilsek “bana kazık atmayan üç kişi var; Annem, Blondie ve O” diye düşündüğünü rahatlıkla duyabiliriz sanki…
“hayır efendim. Filmlerden değil ama kişilerden etkilenirim”
“öyle mi? peki Blondie kim o zaman?”
“Blondie sadece bir köpek, HİTLER’in köpeği”
Doktor elini çenesini dayayarak yüzündeki endişe ifadesini saklamaya çalışır.
“Hitler’e sempatin mi var?”
“sempatim var diyemem ama istediğini yaptırmayı biliyor”
“pekala, şimdi sana bazı kelimeler okuyacağım bunların sana ilk olarak çağrıştırdığı şey söylersen sevinirim”
“seve seve”
Burada odayı genel planda görürüz, bacak bacak üstüne atmış bir şekilde oldukça rahat gözüken hasta ve elini çenesinden çekemeyen doktor. Sanki sorgulayanla sorgulanan yer değiştirmiştir.
“küvet”
“huzur”
“koku”
“bir demet ıslak menekşe”
“buz”
“havuz başında düzenlenen bir parti”
“araba”
“sperm sayım”
“bira”
“uzaylı tavşanlar”
“bunu biraz açabilir misin?”
“parmaklarımın arasında taşıdığım Carlsberg şişeleri; kulaklarından yakalanmış uzaylı yeşil tavşanların olduğu bir fotoğrafı getirir gözlerimin önüne”
“hımmm….”
 “devam edelim mi Doktor Carter?”
Carter başını onaylar bir şekilde aşağı yukarı sallar ama sözlü bir cevap vermez.
“ustura”
“Stuard”
Doktor önce yumuşak yanaklarını ve çenesini kaşır. Çok önemli olduğunu düşündüğü ama önemsizmiş gibi göstermesi gerektiğine inandığı bir sır yakaladığına inanmaktadır çünkü.
“Stuard kim?”
“dışarıdayken beni tıraş eden adam”
“yaa”
“yanlış bir şey mi söyledim efendim?”
“yo hayır. Yanlış bir şey yok”
Doktor sandalyesinde biraz daha dik oturmaya çalışır. Manevi olarak yitirdiği hâkimiyeti fiziksel olarak kazanmaya niyetledir.
“son olarak kadın”
Hasta gözlerini kapatıp derin bir soluk alır.
“TROPICO”
“bu kelimenin anlamını bildiğimi söyleyemem”
“bir ada, buraya kapatılmadan önce birkaç kez tatilimi orada geçirmiştim ve kadınlarını unutamadım”
Doktorun yüzüne soğuk gülümsemelerinden biri daha yayılır. O esnada beğenmediği bir şakaya zoraki gülmeye çalışan insanlara benzemektedir.
“pekala bugünlük bu kadar. Yardımın ve sorunsuz diyalog n için teşekkürler”
“bizlerle yakından ilgilendiğiniz için ben teşekkür ederim Bay Carter”
“kalem ve kâğıdın yanında istediğin özel bir şey var mı?”
“günün birinde akli dengeme kavuşup buradan çıkarsam sizi ziyaret etmeyi isterdim. Belki iki eski dost gibi laflardık”
“bende öyle umarım”
Doktor sandalyeden kalkıp odanın kapısını tıklatır.
“doktor”
“efendim”
“sizce Hitler o fırınlarda neden insanları yakmış bir fikriniz var mı?”
“hiç düşünmedim ya sen?”
“bende düşünmedim ama izlediğim bir belgeselin iddiasına göre; Hitler, güzelliğin ve başarının kendisi dışında başkalarına da yakışmasına kıskanmış.Özelliklede kendi milleti dışındakilere”
Doktor bir süre sessiz kalıp ağırlığını bir bacağından diğerine aktarır.
“bu bilgi için teşekkürler, unutmamaya çalışacağım”
“önemli değil”

Sizlere potansiyeli olan bir yazar akıl hastanesinde çürüyor demiştim ya şimdi görüyorum ki aynı zamanda potansiyeli olan bir senaristte akıl hastanesinde çürüyor. Kelimelerle böylesine oynayabileceğimi buraya düşene kadar keşfedemeyişim ne kadar acı.
Carter on beş dakikayı aşan sorgulamadan sonra hücremin kapısını çalarak dışarıda bekleyen pit-bull’una ziyaretinin bittiği konusunda mesaj verdi. İçeri gelen hastabakıcı sandalyeleri katlayıp kolunun altına sıkıştırırken; Carter’ın suratında benden gizlemeye çalıştığı (ama beceremediği) bir ifade vardı. Elindeki kalemi parmaklarının arasında sinirli bir şekilde çevirmesinden benle ilgili bir bulguya ulaştığını ve bir an önce dışarı çıkarak vardığı sonuçları not etmek istediğini anlıyordum.
Söylediğim bir cümleyle Carter’ın eline bilerek ve isteyerek kupa onlusundan papazına kadar dizilmiş, neredeyse royal floş açabilecek bir el verdiğimi düşünebilirsiniz. Ama bildiğiniz üzere rest çekebilmesi için birde asa ihtiyacı var ve onun oynadığı destedeki tek kupa ası benim. Bu yüzden “güzelliğin onlara yakışmasını kıskanmış” cümlesiyle oyuna bile girmeye cesaret edemez.
Carter’ın ziyaretinden sonra uzun bir süre bir şey yazamadım. Çünkü o kelime oyununun bendeki ilk çağrışımlarını söyleseydim başıma neler gelebileceğini düşünüp durdum. O doktor bozması hiçbir zaman bana bu kadar açık saldırmamıştı. Onun söylediği kelimelerin hepsi benim için tek bir kapıya açılıyor. Şu an beynim bir kavanozun içine doldurulan karasinekler gibi vızıldamakta. Kusura bakmayın ama kâğıdımda yer olmasına rağmen uyumam lazım.
                                                         ***
Bugün uzun bir süre sizinle birlikteyim. Uykumu aldım ve kafamın içindeki sineklerde vızıldamayı kesti (belki de havasızlıktan ölmüşlerdir) derin bir soluk alıp ONA dönebilirim. Son olarak bana gülümsediğini size söylemiştim…
O bana bakınca alevden bir dil yüzüme yalayarak aptal gibi sırıtmama neden oldu. Sanırım o halimle boynuna ilmek geçerken idam edilmeyi iyi bir şey sanan geri zekâlı kilise zangoçlarına benziyordum.
Ben içi kürklü montumla titriyor olmama rağmen; O,üzerindeki incecik gömlekle üşümenin ufacık bir belirtisini bile göstermiyordu. Yüzü veya burnu kıpkırmızı olması gerekirken onun cildi sarı-beyaz sağlıksız bir renkteydi. Sanki sıcak bir yaz günü parkta dolaşıyor benim şimdilerde yaptığım gibi kuşları seyrediyordu. Aramızda iki metreden fazla mesafe olmasına rağmen esmekte olan sert rüzgar yardımıyla dalgalanan saçlarının arasından, beni içki içmeden sarhoş edebilecek bir koku havada hayali spiraller çizerek burun deliklerime doldu.
Hayatım boyunca hiç bu kadar güzel (ya da buna eşdeğer) bir koku duymamıştım. –bir demet ıslak menekşe- dedim kendi kendime. Oysa hayatımda hiç menekşe koklamamıştım hatta bu çiçeği görmemiş bile olabilirdim ve bu hayali menekşeler neden ıslaktı bilmiyorum.
Onun gülümsemesi kendimi dinç hissetmeme neden oldu ve özgüvenim tazelendi. “bana eşlik eder misiniz?” derken de hiç utanmadım. Çünkü arabaya bineceğini biliyordum.
Yanımdaki koltuğa oturduğunda kokusu bütün arabayı sardığı için bir daha camları açmamaya ve arabada sigara içmemeye karar verdim. Elimde olmadan ONA bakarken eskiden lacivert olduğunu tahmin ettiğim kirli pantolonunun sol dizinde enlemesine bir yırtık fark ettim. O yırtıktan tenini görebiliyordum; duru tenini,ağzımın kurumasına neden olan tenini,yüzü kadar solgun görünen tenini…
“nerede oturuyorsunuz?” diye sorduğumda cevap vermeyince bir anlık gafletle onun imkânsızlıklardan dolayı benimle yolculuk ettiğini düşündüm ve değişik bir konu açmaya karar verdim “soğuk havalarda yürüyüş yapmayı seviyor olmalısınız” gene sesi çıkmayınca bende birkaç dakikalığına susup onu umursamıyormuş gibi davranmaya çalıştım ama ONU yok saymak tanrının zenci bir kadın olması kadar imkânsız geliyordu bana ve daha fazla dayanamadım “adınız ne?” bu sorumunda cevabı sadece motor gürültüsüydü “sanırım konuşmak istemiyorsunuz ama en azından nereye gideceğinizi söyleyin” bütün çabalarıma karşı O gözlerini yola odaklamış ya kendisi ya da ben orada değilmişim gibi davranıyordu. Buna rağmen ona kızamadım çünkü çok güzeldi. Saçları, altın oran olduğundan şüphe duymadığım yüzünün yanından salınıyor ortaya Rodos heykelleri kadar gururlu ve kusursuz bir görüntü çıkıyordu. Gözleri yeryüzünde hiç var olmayan bir renkteydi ve gördüğüm renklerin en güzeliydi. O gözlerin içine baktığınızda nabzınız yükselmiyor kalbiniz ağzınızdan fırlayarak kaldırımın üzerinde can çekişmeye başlıyordu ve siz nasıl bir erkek olmak istediğinizin farkına varıyordunuz. Evet, tanrının zenci bir kadın olduğuna inanamazdım ama bir tanrıça benim 67 model Mustang’imde yolculuk ediyordu.
Ne yaparsam yapayım suskunluğunu bozamayacağımı anladığımda bende çenemi kapatıp gaz pedalına biraz daha bastım. Radyoda Tears çalışıyor, grubun vokalisti Sandra Dean “seni kaybettim Angelica” diye mırıldanıyordu. Şarkıyı stüdyoda kaydederlerken büyük ihtimalle Sandra’nın üzerinde siyah deri elbise yüzünde de abartılı bir makyaj vardı. O esnada sadece laf olsun diye “adın Angelica olmasın?” diye sordum “çünkü sende kayıpsın bu akşam” söylediklerimin üzerine dudaklarına dünyanın eksenini değiştirebilecek gülümsemelerinden birini yerleştirerek mutlu bir şekilde göz kırptı. Bende heyecanla “adın gerçekten Angelica’mı?” diye sorarken Onun neden konuşmadığını ya da konuşamadığını fark ettim. Boynunda (o muhteşem boynunda) enlemesine, teninden daha beyaz gözüken belli belirsiz bir iz vardı. Parmağımla boynuma hayali bir kesik yaparken “ameliyat izi mi?” diye sordum. O da biraz durakladıktan sonra başını sallayarak cevapladı sorumu “konuşamıyor musun?” bu sefer zarif bir şekilde boynunu büktü “sanırım başarısız bir ses telleri ameliyatı” o güzel gözleri utanarak “evet” dedi.
Bunun üzerine benim için değerini bir anda yitirdiğini düşünüyorsanız fena halde yanılıyorsunuz. Tam aksine hissedebileceğim her şeyi bana konuşmadan hissettirebildiği için vücudumdaki yanardağ birden alev alıp kalbimin karanlık ırmaklarını çoşkulu bir kırmızıya buladı.
Torpido gözüne uzandığımda ONA bu kadar yakın olmanın heyecanıyla dizlerim uyuştu ama kendimi toparlayarak, el yordamıyla bulduğum kâğıt ve kalemi ONA verip “nerede oturduğunu yazarsan seni evine bırakabilirim” dedim. O da, gözlerini bir noktada sabitlemekte zorlanarak titreyen elleriyle kâğıdın üzerine ince bir çizgi çekti. Onun gerçek olamayacak kadar güzel olduğunu düşündüğüm sırada bir damla gözyaşı saklandığı yerden kurtulup yanağından süzülerek elindeki kâğıdın üzerine düştü ve mavi renkli kalemle yaptığı çizgi ıslanarak bulanıklaştı. Duruma müdahale etmek isteyerek “sanırım bir evin yok?” diye sordum ve cevabı bildiğim için hiç duraklamadan “istersen bu gece bana gel yarın bir şeyler düşünürüz” dedim ve konuşurken onunkilerin yanına bile yaklaşamayacak biçimde gülümseyip dişlerimi sadece iki gün önce temizlettiğim için tanrıya şükrettim. Angelica’da teklifim üzerine dudaklarını masum bir ifadeyle yukarı doğru kıvırdı. Tabi ki onun gülümserken dişlerini saklamasına gerek yoktu çünkü tanrı KUSURSUZU yaratmak istediğinde her zaman ortaya iyi iş çıkarırdı.
                                                          ***
Bugünkü durumumu sadece kaotik olarak nitelendirebiliyorum. Karmaşa boğazımdan süzülerek bütün mide çeperimi sarıyor. Bunun nedeni buraya düştüğüm zamandan beri ilk defa hücremin dışında bir gece geçirmiş olmam. Sanırım nerede olduğumu merak etmişsinizdir. Hemen telaşlanmayın sorguya falan çekilmedim.
Dün gece yazdıklarımı okuyup yatağımın altına sokuşturduktan sonra uzun bir süre uyumaya çalıştım. İlk yazmaya başladığım günlerin birinde “geçmiş, bana göre içi jiletlerle dolu bir küvet” demişim. Bu konuda yanıldığımı itiraf etmem lazım. Sanırım içi jiletle dolu olan benim ve Angelica’yı düşünmek bu jiletleri hareketlendirerek iç organlarımın parçalanmasına neden oluyor.
Bu düşünceler yüzünden uyku tarlalarına zorlukla ulaştığımda orada Angelica’yı gördüm ve yeniden dirilme anına yakışabilecek bir tepki göstererek kocaman bir çığlık eşliğinde açtım kanlanmış gözlerimi. Kontrolümü iyice yitirip kendimi kapitone kaplı duvarlara vurmaya başladığımda da gece nöbetindekiler hücreme dalıp canımın acıyıp acımayacağını umursamadan beni yere yıkarak kalçama sakinleştirici iğneyi sapladılar.
Baygın bir halde revire taşınırken içimdeki kargaşayı yaratan soru; Angelica’yı görmenin beni neden bu kadar korkuttuğuydu.  
Revirde kendime geldiğim zaman ayağa kalkmak istedim ama geçirdiğim sinir krizi sonrasında ellerimi ve ayaklarımı bağladıkları için bunu başaramadım. Yanımdaki yataklardan birinde (kalın kemerlerden biri hemen alnımın üzerinden geçtiği için kafamı çevirip tam olarak hangi yatak olduğunu göremedim) benim gibi hücresinin dışında gecelemek zorunda kalmış olan başka bir hasta konuşup duruyordu “o köpeği yedim, evet gerçekten yedim” ellerimi kurtarıp kulaklarımı tıkayamayacağım için sabaha kadar onu dinlemek zorundaydım “beni buradan çıkarın” diye bağırırsam kıçıma bir iğne daha yiyeceğimi ve pekte temiz olmayan sicilime iğneden daha kötü sonuçları olabilecek kara bir eksi çizileceğini bildiğimden ben sustum yanımdaki konuştu “önce boynunu ısırdım, kulaklarını öyle bir çektim ki yerlerinden çıktılar, O ite kendi dilini parçalattım” sabaha karşı göz kapaklarım kendi isteğim dışında kapanmış kısa sürelide olsa rüyasız temiz bir uykunun içine adım atmıştım.
Uyandığımda adam hala konuşuyordu “oysa yat dediğimde yatardı, böyle devam etseydi bağırsaklarını ağzımla çıkarmak zorunda kalmayacaktım” Tanrıya şükür uyandıktan kısa bir süre beni odama götürdüler de; adamın, kubbe şeklindeki tavandan yankılandığı için kulaklarıma bir değil iki defa tecavüz eden sesinden kurtulabildim.
Revirden hücreme giden yolda bana refakat eden hastabakıcıya “dün gece yanımda yatan adamın nesi var?” diye sordum. İlk başta naz yapan bir genç kız edasıyla “hastalara bilgi veremeyiz” dedi “tek bir şey soracağım öldürdüğü adamı gerçekten yemiş mi?” bana kuşkuyla baktığında sorduğum soruya cevap alacağımı anladım. Çünkü sırların güzel tarafı onları bilmek değil başkalarıyla paylaşmaktır özelliklede sizde şaşkınlık uyandıran sırları “sana söylediğimi doktorlar bilmesin ama” dediğinde güven verici bir şekilde kafamı salladım. Adam sanki koridorda bizden başkası varmış gibi kulağıma doğru eğilerek “o kimseyi öldürmemiş aslında” dedi. Ben “ama bütün gece kurbanını yediğini anlatıp durdu” diye mırıldandığımda adam üzgün olduğunu gizlemeden devam etti “adam bir gün evine geldiğinde karısı ve çocuğunun vücutlarını parçalanmış bir şekilde bulmuş, üstelik suçluda kaçmaya gereksinim duymadan cesetlerin başında bekliyormuş” burada biraz duraklayarak heyecanımı tarttı. Bende kollarımı vücuduma dolayıp gözlerime şaşkınlık dolu bir ifade yerleştirdiğimi umarak ona istediğini vermeye çalıştım. O da bu hareketlerimden tatmin olmuş olacak ki “cesetlerin başında, ailede adam haricinde kimsenin sevmediği doberman cinsi bir köpek yalanarak ağzının kenarındaki kanları temizliyormuş” diye devam etti “üstelik hayvan çocuğun büyük bir bölümünü yemiş, bunun üzerine adamda kendini kaybederek köpeğe saldırmış.Bilirsin böyle durumlarda insanlar bir arabayı bile yerinden kaldırabilir.O da köpeğin boğazını ısırarak parçalamış ve oğluna yapılanların aynısını hayvana yapmış.Doberman’ın bir iki iç organını,kemiklerini ve kesik kuyruğunu bulabildiler sadece” hastabakıcım sırrını birisiyle paylaşarak rahatladı ve hücremin sürgüsünü çekerken de “aramızda kalacak unutma” diyerek beni yalnızlığımla baş başa bıraktı.
Doğruyu söylemek gerekirse bu olay beni o kadar sarsmadı ama anlatmaya değer buldum. İnsanın sevdiği şeyi yemesiyle ilgili hikayeler vardır ya iç içe geçmiş böyle bir durum işte; Köpek, kadınla çocuğu, adamda köpeği seviyor. Bu ailede sevilmeyen kim sizce?
Bu hikâyede merak ettiğim tek şey adamın kendine çektiği iştah açıcı ziyafetin ardından tuvalete gittiğinde klozete bıraktıklarına dönüp bakıp bakmadığı?
Hücremde tek başıma kalınca; ben revirdeyken arama yapılmış olabileceği için yatağımın altına baktım. Siz hala yazdıklarımı okuyabildiğinize göre de sonuç ortada. Artık kendimi biraz daha kontrol altında tutmalıyım. İkinci bir sinir krizinde benden daha arızalı hastaların bulunduğu mavi koğuşa gönderilebilirim ve emin olun eşyalarımı toplamama izin vermezler.
Neyse sizlere Angelica’yı tanıtabildiğime göre işin zor kısmının bittiğine inanıyorum. Bugünkü sayfamı aptal bir köpeğin cinayet hikâyesiyle doldurmuşum. Bunu bahane ederek sizlerden kafamı toplamak için izin isteyeceğim çünkü niyetim yarın son perdeyi anlatmaya başlamak.
                                                            ***
Sadece günaydın diyerek sözü uzatmadan başlayalım.
O gece eve dönerken marketten bira almak için durdum ve uzaylı yeşil tavşanları torbaya koyar koymazda hemen arabaya koştum. İçimden yükselen bir ses Angelica’nın bir anda ortadan kaybolabileceğini fısıldıyordu çünkü. Arabaya döndüğüm zaman ONUN sağ elini sol dizinden bile çekmemiş halde oturduğunu görünce adını koyamadığım bir rahatlık sardı vücudumu.
Evime varana kadar ne Angelica kımıldadı ne de ben konuştum. Sanki ortada sihirli bir şeyler vardı ve ben bu sihrin yapılması için hazırlanan iksirin içindeki en alakasız bitkiydim.
Arabamı park edip bahçe yolundan eve doğru yürürken ONA baktım. O muhteşem güzellikteki yüzünde nerede olduğunu, ne yapmakta olduğunu bilmeyen garip bir ifade vardı.
İçeriye girip el yordamıyla ışıkların düğmesini bulduğumda (birilerinin iddia ettiği gibi EV ne zaman giderseniz gidin sizi içeri almak zorunda oldukları yer değil, karanlıktayken el yordamıyla yolunuzu bulabildiğiniz yerdi) ONUN loş ışıktakinden çok daha güzel göründüğünü fark ettim. Kanepeye oturup Angelica’yı elimle davet ettiğimde usulca yanıma geldi. Üşürse bunu bana söyleyemeyeceği için kanepenin ayakucunda duran yeşil battaniyemi ONA uzattım “ısınmak istersen üzerini örtebilirsin merak etme temizdir” derken heyecanımı dizginleyemediğim için belli belirsiz kekeledim. Battaniyeyi almak yerine sadece omuzlarını yukarı doğru kaldırdı sanki “gerek yok hiç üşümüyorum” diyordu. Bende ısrar etmeden yeşil battaniyeyi yere bıraktım.
 Bunu size nasıl anlatacağımı bilemiyorum. O akşam Angelica’ya o kadar çok şey söylemek istiyordum ki tasarladıklarımın hiçbirini beğenmediğim için ağzımdan bir tek kelime bile çıkmıyordu. Böylesi bir kadına “sana âşık oldum” ya da “seni bir daha göremezsem paramparça olurum” diyemezdiniz. Bunlar çok basit olurdu gerçi Angelica’ya söylenecek her kelimi basit olurdu ama…
Dilim beynimden geçen düşünceleri şekillendirip dışarı atamıyordu ya da beynim hem böyle bir güzelliği kavramaya çalışıp hem de dilime şekil veremiyordu. Uzayıp giden sessizlikte onun “bende senin yanında kalmak isterim ama…” dediğini duyar gibi oldum beynimin içinde. Yüzüne baktığımda da duyduklarımı söylemiş gibi bir ifade gördüm. Ellerim çaresiz bir tavırla saçlarım arasında geziniyordu. Ortada hiçbir şey yokken “bir şey mi söylemek istiyorsun Angelica” diyemezdim ya.
Ben bunları düşünürken bizimkilerin arabasının sesi duyuldu. Panayırdan dönüyor olmalıydılar. Annem her akşam yaptığı gibi bana uğrayacak ve ilk defa bir bayan misafirim olduğunu görecekti. Bu düşünce beni telaşlandırdı. Telaşlanmamın sebebi annemin ONUN kusurunu fark edip istemeden de olsa tanrıçamı utandırabilecek olmasıydı.
Annem yıllardır hiç değişmeyen alışkanlığıyla zili iki kez çaldı. Bende Angelica’nın yanından birkaç saniye bile ayrılacak olmanın verdiği hüzünle ayağa kalktım. Gilda’mı karşıladığımda benim yanağıma sadece annelerin bırakabileceği güzellikte bir öpücük kondurdu. Her zaman geldiğinde öperdi giderken değil. “benim yakışıklı oğlum iyi mi?” diye sorduğunda karşımdaki kadına nasıl yoğun bir sevgi beslediğimi düşündüm.
“iyiyim hem de çok iyiyim bebeğim” diyerek kapının önünden çekildim ve annemi içeri davet ettim. Annemse içeri girmek yerine “jack yok mu?” diye sordu ve omzumun üzerinden evime göz atarak kendi sorusunu cevapladı. Yüzündeki sevgi dolu gülümsemeyle “yok gelmeyeyim” dedi “sadece senin nasıl olduğunu merak ettim ve gördüğüm kadarıyla gayet iyisin” Ben hem annemin Angelica’yla tanışmasını istiyor hem de öylesine muhteşem bir güzelliğin konuşamadığını anlayınca benim gibi düşünmeyip ONA acıyan gözlerle bakmasından korkuyordum. Bunu yapan annem bile olsa sanırım kaldıramazdım. Annem “babanın panayırda yaptığını kafana takmıyorsun değil mi?” diye sordu. Ben “onun yaptıklarının artık hiçbir önemi yok” dediğimde de bir sorun olmadığına ikna olarak –ve tabi ki iyi geceler dileyerek- gitti.
Kapının eşiğinde annemin gidişini izlerken onun neden Angelica’ya “hoş geldin” demediğini düşünüyordum. Aklıma ilk gelen bizi utandırmak istemeyişi oldu ama kanepeye doğru ilerlerken gerçekte anneme ne olduğunu anladım. Gilda’m şoka girmişti. O her akşam olduğu gibi beni ya Jack’le içerken ya da yalnız başıma video izlerken bulacağını düşünmüş ama kapıdan içeri bakınca eşsiz güzellikteki Angelica’yı görerek şaşkına dönmüştü. Kadıncağız bunun üzerine diyecek bir söz bulamamış ve elinden geldiğince sevimli gözükmeye çalışarak bu önemli haberi birilerine (muhtemelen teyzeme) yetiştirmeye koşmuştu.
Angelica’nın yanına oturduğumda utanarak “özür dilerim” dedim “sanırım annem seni görünce biraz heyecanlandı yanımda gördüğü ilk bayansında” Angelica “önemi yok” dermiş gibi gözlerini kırpınca da rahatladım. Çünkü onun üzgün olmasına katlanamazdım. Hele benden kaynaklanan bir sebepten dolayı (bu sebep annem olsa bile) üzülmesine hiç katlanamazdım.
Torbadaki biralardan birini ONA uzattım. Yapraklarını açmakta olan bir gül kadar güzel gözüken elleriyle şişeyi aldı ama içmedi. Bense bir dikişte şişenin yarısına geldim. Çünkü içkiye ihtiyacım vardı hatta dünya üzerindeki tüm uyuşturuculara ihtiyacım vardı.
Ego ülkemde kendimi güçlü hissedeceğim bir silah olmadığını fark edip annemin çok iyi bildiği meşhur bin yıllık suskunluklarımdan birinin eşiğine gelmişken; görünmeyen bir el harp çalarmış gibi ses tellerime dokundu ve bir anda dudaklarımdan “büyülendim” kelimesi dökülüverdi. Evet, söyleyebileceğim tek kelime buydu. Angelica’nın karşısında sıcakta unutulmuş bir paket çikolataya dönen beynim daha uzun bir cümle kuramıyordu.
Kendi isteğim dışında odanın içinde yankılanan sesimi duyunca ayak parmaklarımdan saç tellerime kadar titredim. Korkuyordum. Angelica söylediğim tek bir kelime yüzünden büyülenmiş olmama aldırmayarak kalkıp gidecek ve muhteşem güzelliğinden beni mahrum edecekti. Zamanı on saniye geri almayı ve ses tellerime uzanan görünmez eli hedefine ulaşamadan yakalayıp parmaklarını teker teker kırmayı diledim ama bütün dileklerim gibi bu da gerçekleşmedi.
Utançtan gözlerimi ayaklarımdan çekemiyordum. Angelica’nın benim sevgilim olabileceği fikri artık bana dünyanın en bayat şakasıymış gibi geliyordu. Çünkü böyle bir kadına sahip olunabileceğini düşünmek bile aptallıkların en büyüğüydü ve bazı kendini bilmez istekler kesinlikle tatmin edilmeyi hak etmiyorlardı. Sınırlı bir zaman diliminde de olsa onu sadece seyretmeye çoktan razıydım. Emin olun Angelica’ya baktığınızda bütün ömrünüz bile çok sınırlı bir zaman dilimiymiş gibi geliyordu gözünüze.
Uzun bir süre cesaretimi toplamaya çalıştıktan sonra ONA doğru dönüp gitmemesi için yalvarmaya hazırlanırken düşündüklerimin aksine Angelica’nın yerinden bile kalkmadığını gördüm. Aksine yüzünde anlayış dolu bir ifade vardı. Ben, bir kediden ödünç almışım gibi duyulan sesimle “özür dilerim” diye mırıldanırken, Angelica elimi tuttu.
Cildi soğuktan kurumuş, elinin üst kısmı çatlamıştı ve benim için zaman durmuştu. Vücudumdaki bütün kan elimde toplanmış, parmaklarımdaki damarlar ONUN avucunun içinde küçük bir serçenin kalbi gibi atmaya başlamıştı.
Angelica dudaklarını dudaklarıma değdirdiği zamanda inanılmaz bir can acısı hissettim. Sanki dünyanın en şekilsiz alabalığıydım ve Angelica’nın suya attığı oltanın iğnesini kendi isteğimle ısırmıştım. Ama canımı acıtan iğne değildi, canımı acıtan Angelica’nın beni tekrar suya bırakacağını biliyor olmamdı.
Sonra ne mi oldu. Hiçbir şey evet hiçbir şey. Bu masaldaki kurbağa güzel prenses tarafından öpüldüğü zaman bile prense dönüşemeyecek kadar yeteneksizdi çünkü. Onun tek yapabildiği bayılmaktı. Kalbi, beyni ve tüm hücreleri Angelica’nın öpücüğünün güzelliğine dayanamamıştı.
Kendime geldiğimde sabah olmuştu. Şimdilerde görebilmek için bir ay beklediğim güneş ışıkları evimin içerisini izin almaya gerek duymadan işgal ediyorlardı. Çevreme bakınıp “Angelica” diye mırıldandığımı çok net hatırlıyorum. Hatta o sersemlikle yanıt bile bekledim, sanki evin içinde olsa “efendim” diyebilecekmiş gibi. Oysa ONA seslenirken arabama bineceğini nasıl bildiysem çoktan gitmiş olduğunu da öyle biliyordum. Yaptığım tek şey korkunç gerçeği ertelemeye çalışmaktı. Belki kapının arkasında saklanıp bana sürpriz yapmaya hazırlanıyor olabilirdi değil mi?
Tabi ki kapının arkasında değildi. Tıpkı banyo perdesinin arkasında ya da kanepenin altında olmadığı gibi. Angelica’nın kendisini bulmaya çalışmaktan vazgeçip kısacıkta olsa (HOŞÇA KAL gibi) bir not bırakmış olabileceğini umarak evin içinde gezindim. Bulabildiğim tek şey sehpanın yanında duran Angelica’ya verdiğim bira şişesiydi. Alkole hiç duymadığım kadar ihtiyaç duymama rağmen o birayı içmeyi bile düşünmedim ve ucundan tutarak buzdolabına kaldırdım. O şişe bu evde Angelica’nın elinin değdiği tek eşyaydı. Bir arkeolog için kutsal kâse neyse Carlsberg’in yeşil şişesi de benim için oydu. İçimde organlarım, duygularım, lanetli ruhum parça parça yok olurken bende kanepeye geri dönüp oturdum ama Angelica’nın oturduğu yere değil. ONUN sıcaklığı sonsuza dek orada kalacaktı.
Ellerim şakaklarımda düşünürken ve neyi düşündüğümü bilmezken Angelica’nın bana sadece açılmamış bir şişe bırakmadığını anladım. Uyandığım zaman bunu fark edemeyişim şaşkınlık vericiydi. Belki de ONUN dudaklarının büyüsü hala dudaklarımda olduğu için fark edememiştim. ONLA ilgili hatırladığım son şey dudaklarının yumuşak dokunuşuydu. Hayatımın en güzel gecesi en kısa gecem olmuştu. Bu düşünce ağlamama neden oldu. Gözyaşlarım Angelica’nın arabamda ağlayarak elinde tuttuğu kâğıdı ıslatmasını hatırlattığı için daha çok ağlamaya başladım.
Ve bütün gün evden çıkmayarak Angelica’nın bana bıraktığı eşsiz armağanla teselli bulmaya çalıştım. Bir demet ıslak menekşe kokusuyla…
O geceden sonra bir daha Angelica’yı hiç görmedim. Beni neden bırakıp gittiğini asla soramadım. Bunları düşününce aklıma soğuk kasım gecesinde ONUN gözlerinde okuduğumu sandığım cümle geliyor “bende senin yanında kalmak isterim ama…” aptal gibi görünmekten korkarak “ama… Ne Angelica?” diye sormamıştım. Sanırım şimdi aptal gibi görünüyorum.
Angelica’yla ilgili bilinmesi gereken her şeyi anlattığıma göre artık rahat bırakabilirsiniz bu geri zekâlı budalayı. Aşk denen eşi benzeri olmayan ölüm tuzağına yakalanıp kan zehirlenmesinden dolayı gebermekte olan bir zavallıyım ben. İşte benim hikâyemin özeti ve sonu bu paragraf. Keyfimin yerinde olduğu bir zaman merak edenler için bu lanet tımarhaneye nasıl düştüğümü de anlatırım ama şu an çimlerin donduğu kasım akşamını ve Angelica’yı hayal etmek istiyorum.
                                                              ***
Dün gece son noktayı gergin bir şekilde koyduğum için hepinizden özür dilerim. Biliyor musunuz yıllar sonra tekrar ağlayabildim. Sanırım O bana verdiği öpücüğün karşılığında bütün hayatımı aldı. Şu anda da söylüyorum verebilecek daha kıymetli bir şeyim olsaydı hiç düşünmeden avuçlarına bırakırdım. Neyse ruhumun saplanıp kaldığı bataklığın en derin noktasına gelebildik sonunda. Dipte kalanları da size göstereyim ve bu iş bitsin artık.
Angelica’nın beni terk edip gidişinden sonra bir daha toparlanamadım. Bazılarınız insan bir gecede bu hale gelebilir mi diye sorabilir. Bu noktada bilmeniz gereken ONA karşı hissettiklerimin aşk olmadığı. Angelica’ya da söylemeye çalışmıştım bu büyüydü; âşık olduğunuzda hissettiklerinizin yüz binlerce kez yoğunlaştırılmış hali.
ONUN gittiği gün kokusu da beni terk etmesin diye pencerelerimin kenarlarını bantladım, Blondie ölümcül bir hata yaparak Angelica’nın oturduğu yere çıkabilir diye çok sevdiğim köpeğimi eve almamaya başladım ve son olarak işten ayrıldım. Çünkü çalışmak Angelica’nın son öpücüğünü hayal ettiğim zamanlardan çalıyordu, hem artık paraya da ihtiyacım yoktu ki. Benim tek derdim önümdeki ortalama elli seneyi ONSUZ nasıl geçireceğimdi.
Annem birkaç defa neler olup bittiğine dair benle konuşmaya çalıştı ama Angelica’dan hiç bahsetmedi. Bu yüzden ona çok sinirlendim ve “hiçbir şeyim yok” diyerek başımdan savdım. Beynimin içinde “o gece bir merhaba deseydin belki de bunlar olmayacaktı” gibi fikirler yetiştirip annemi suçluyordum. Hoş ortada bir suçlu var mıydı onu da bilmiyordum.
Bazen kitap okuyup kafamı dağıtmayı, bazen de alkole bulanıp kendimi dağıtmayı deniyor ama beceremiyordum. Dakikaların ilerlemesi, mevsimlerin değişmesi, gecenin gündüzü takip etmesi gibi kavramlar o kasım akşamından sonra hayatımdan çıkıp gitmiş; zamanın olmadığı küçük bir odada zaman geçirmemin mümkün olmadığını anlamama sebep olmuşlardı.
Angelica’sız geçen iki aydan sonra okuduğum bir H.P Lovecraft hikâyesi; yalnız uyandığım kasım sabahından beri beynimin içinde gevşekçe duran bir ampulü sıkarak düşüncelerimin akıp gitmesini engelleyen karanlık tünelin ışıl ışıl aydınlanmasını sağladı. “diriltici” isimli hikâyede iki tıp öğrencisi ölüleri yeniden hayata döndürmenin bir yolunu arıyorlar ve mezarlarından çıkarak ne yaptıklarını bilmeden etrafta gezinen canavarlar yaratmaktan öteye gidemiyorlardı. Tıpkı Doktor Frankenstein’ın başına gelenler gibi. Hikâyelerin ikisinde de yanlış yapılan nokta o kadar belirgindi ki görmezden gelemedim. Onlar bir ölüyü diriltmeye çalışıyor ve başaramıyorlardı. Bense ölüleri kullanarak hayatta olan birinin benzerini yapmayı planlıyordum. Benimkinin dirilmesine de gerek yoktu. Angelica yanımda olsun ben ölü olmasına da razıydım.
Planım kafamda iyice şekillenince fazla beklemeden avlanmaya çıktım ve aradığımı evimden kırk kilometre uzaklıktaki bir barda buldum. Müzik yaptığını zanneden grubun önündeki yüksek platformda dans eden kızın saçları Angelica’nın saçlarının aynısıydı ve ANGELİCA’NIN GÜZELLİĞİNİN BİR PARÇASININ ONA YAKIŞMASINI KISKANDIM.
O salak şeyi tavlamak kolay oldu. Arabamın kapısını açtığında ona nazikçe arkaya oturmasını söyledim. Evime gelene kadar da neden arka koltukta oturması gerektiğini sorup durdu ve benden mantıklı bir açıklama duyamadı. Bahçemizin çakıl taşlarıyla kaplı yoluna girene kadar da gözlerimi dikiz aynasından çekmeden kızın saçlarını seyrettim.
Kısa bir süre aptallar gibi sohbet ederek güya birbirimizi tanımaya çalıştık. Tanrıya şükür kız arabada yaptığı gibi neden salondaki kanepede değil de mutfak tezgâhının yanında duran rahatsız sandalyelerde oturduğumuzu sormadı. Sorsaydı ona her şeyi anlatabilir, hatta dizlerine kapanıp ağlayabilirdim. Öldürmeyi düşündüğüm insanın karşısında ufak bir çocuk gibi gözyaşı dökmek gururumu incitebilirdi. Tabi bundan daha kötüsü onun bana anlayışla yaklaşması ve benim de onu kesip biçmekten vazgeçmem olurdu.
Eskiden seksin ısınma turu diye adlandırdığım aptal konuşmalar eşliğinde ikinci biralarımızın dibini gördüğümüz zaman; kız, aklına dünyanın kaderini değiştirebilecek bir fikir gelmiş gibi aniden “prezervatifin var mı?” diye sordu. (bana bir penis ve bir vajina verin sizlere neden hayvanlardan hiçbir farkımız olmadığını göstereyim) Bende kafamı sallayıp salondan ince bir perde yardımıyla ayrılan banyoma gittim. İçimdeki kusma isteğini engellemeye çalışırken gözlerimle usturamı arıyordum. Angelica’nın öpücüğünü tattıktan sonra başka bir kadınla nasıl sevişebilirdim ki? Bu düşünce bile midemi bulandırıyordu.
Bir iki dakika gözlerimi kapatıp iç organlarıma söz geçirebildikten sonra banyodan çıktım ve büyük bir sakinlikle (fırındaki tavuk kadar sakin) kızın arkasından yaklaşarak gırtlağını kestim. Ustura yatay bir çizgide uzanıp onun boynunda dişleri dökülmüş, kan kusan ikinci bir ağız açarken hala gülüyordu.
Onun kafa derisini yüzerken ne üzüldüm ne de pişmanlık duydum. Sonuçta o benim gözümde adi bir hırsızdı. Önce Angelica’mın saçlarını çalmış sonra da onları savurarak ortalarda gezinebilme cüretini göstermişken başka ne düşünebilirdim ki? Hem güzellikle istesem sizce saçlarını bana verir miydi?
İkinci hedefim olan ‘gözlere’ çok daha zor ulaştım. Angelica’nın dünyadaki hiçbir renge ait olmayan kusursuz gözlerinin benzerine bile rastlayamıyordum. Evim merkez olmak üzere çapı 400 kilometreyi bulan bir dairenin içinde her deliğe baktım ama yoktu. Tam aramaktan vazgeçip zamanın olmadığı küçük odamda çürümeye karar vermişken fırsat ayağıma geldi. Eskiden çalıştığım Dell’in meyhanesine birkaç kadeh atmaya gittiğim akşamların birinde, yanımdaki taburede oturan kızın gözlerini fark ettim. Tamam, kabul ediyorum kusursuz değildi ama benim gibi aradığı şeyi bu dünyada ya da başka dünyalarda bulamayacağını bilen birisi için yeterince tatmin ediciydi.
Onun bal rengi gözlerine bakarak iltifatlar yağdırmaya başladığım sırada hiç hesapta olmayan bir şey gerçekleşti. Kız önce beni tersleyip ağzımın payını verdi sonra da Dell’e hesabı ödeyerek çıkıp gitti. Onun arkasından bakarken bu fırsatı kaçırmamam gerektiğini anladım. Aradığım şey markette satılan bir paket fındıklı çikolata değildi. O gözleri istiyorsam daha fazla vakit kaybetmeden harekete geçmeliydim. Bu soruyu kendime sorduğumda aldığım cevap kısa ve netti “evet istiyorum”
Kızın oldukça bakımlı gözüken dodge’unu bir evin garajına girene kadar takip ettim. Onun yalnız başına yaşadığına ikna olmam için bahçe içindeki bir buçuk katlı (çatı katı yatak odası olmalıydı) evin çevresinde kimsenin dikkatini çekmeden yavaş yavaş adımladığım on turluk yürüyüş ve üç saat yirmi dakikalık bekleme süresi yeterli olmuştu.
Ben kızın parmaklık taktırmaya gerek duymadığı penceresinin dibine çömelerek gecenin huzur veren karanlığına saklanmış bir halde içeriyi gözetlerken; o zavallının da Agatha Christie okuyor olması herkesin hayran olduğu tanrının sonu gelmez şakalarından biriydi sanırım.
Kendimizi bildiğimiz andan itibaren neden her yalnız kalışımızda birileri tarafından izlendiğimiz hissine kapılıp tedirgin oluyoruz acaba? Bence ya kendimizi bildiğimiz zaman üyesi olduğumuz ırka güvenilemeyeceğini anlıyoruz ya da bu ırka güvenimizi kaybettiğimiz zaman kendimizi bilmeye başlıyoruz. Bazen hepimizin içinde harekete duyarlı erken uyarı sistemleri olduğunu düşünüyorum. Çünkü o pencereden içeri bir hayaletten daha gürültülü ama bir orman elf’inden daha sessiz bir şekilde süzülmüş olmama rağmen attığım ikinci adımdan sonra, kızın elindeki kitabı (on küçük zenci) bırakarak doğrudan bana bakmasının başka bir açıklaması olamaz.
Kız beni görünce çevik bir hareketle oturduğu yerden kalktı ama bağırmadı. Belki de bağırmamasının sebebi beni tanıyor olmasıydı. Ne de olsa ben bir yabancı değildim. Ben yaklaşık dört saat önce barda kendisine asılmış olan ‘O’ adamdım. Gözlerinden beni hatırlamış olduğunu okuyabiliyordum “sana yüz vermedim diye beni öldürmeyeceksin değil mi?” diye soruyordu o bal rengi çalıntı gözler.
Birbirimizi ringe çıkmış iki boksör gibi süzerken “seninle yatarım” dedi bir anda “sana istediğini yaparım ne kadar istersen” bunları duyunca midemde aynı ekşiliği hissettim. Angelica’dan başkasıyla olma düşüncesinin içimi eriten ekşiliğiydi bu ve bir tablet gavisconla düzelmiyordu. Elimi kötü bir kokuyu savuşturmak istiyormuş gibi burnumun önünde salladım ve “bacak aran beni hiç ilgilendirmiyor” diye söylendim “aslında benim tek istediğim gözlerin” gözlerini kendi isteğiyle oyup bana verirse onu öldürmeyecektim ve bunun tek nedeni saçlarını aldığım aptal karıdan farklı olarak bu kızın evine döndüğünde kitap okuyor olması olacaktı.
Biraz düşünüp “tamam” dediği zaman yaşadığım bunca olaydan sonra ben bile şaşırdım ve bu şaşkınlık anında düşündüğüm ilk şey ‘işim bittiği zaman bu kıza braille alfabesiyle yazılmış bir Agatha Christie romanı almalıyım’ oldu “tamam, eğer sevgilin olmamı istiyorsan ona da hayır demem, hatta sana deli gibi âşık bile olabilirim, gözlerime istediğin kadar bakabilirsin, yeter ki bana zarar verme” Hayalimde, elimde tuttuğum yaldızlı hediye paketiyle bu eve gelişimi ve yarattığım vahşete rağmen kapıda dostça karşılandığımı canlandırmakla meşgul olduğum için kızın sesini duyduğumda kendime hemen gelemedim. Ne kadarda aptaldım. Elbette gözlerini oyup plastik bir torbanın içinde bana vermeyecekti. Ben “gözlerini istiyorum” derken cümleyi gerçek anlamında kullandığımı anlayamamıştı. Gerçi kim anlayabilirdi ki?
Bu noktada kızın kitap okuyor olmasının hiçbir önemi kalmadı ve parmaklarımla kendi gözlerimi oyuyormuş gibi yaparak “ben onları gerçekten istiyorum” dedim. O an bana bakan yüzde kavrayışı ve korkuyu iç içe geçmiş bir şekilde gördüm. Kızın alt dudağı titremeye başlarken soluk alıp verişleri düzensizleşti. Ben onun panik isimli aç gözlü, yaramaz fare tarafından kemirilmeye başlandığını anlarken; o da barda kendisine asıldığı için terslediği bir adam tarafından öldürüleceğini anlıyordu.
Bağırmak için ağzını açtığında ona doğru koştum ve attığım yumrukla yüzünün sağ yarısını içine gömdüm. Böylelikle herkese duyurmak istediği çığlıkları yolculuklarına başlamadan ses tellerinde takılıp kaldı. Gırtlağını sıkmaya başladığımda da ağzından sadece “gaaa…” diye bir ses çıktı. Belki de Tibet dilinde “neden?” diye soruyordu “gaa.. ghaaa” yani “neden ölüyorum” işlerin iyice çığırından çıktığını ruhunu teslim ederken inleyen bir kıza “çünkü onlar sana ait değil” dediğimi duyduğum zaman anladım.
Onun ölmesi beş dakika sürdü ya da iki dakika içinde öldü ama ben ellerimi beş dakika boyunca gırtlağından çekemedim. Kızın cennet bahçelerine orası olmuyorsa cehennem çukurlarına ulaştığına emin olduğum zamanda üzerinden kalkıp bir sigara yaktım. Her zaman saçma bulduğum orgazm sigarası ritüelinin aslında ne kadar muhteşem bir etkisi olduğunu şimdi anlıyordum. Yapmanız gereken tek şey nasıl tatmin olmak istediğinizi belirlemekti.
 Maalesef benim bu keyifli anlarım evin önünden geçen bir polis arabasının tepesindeki ışıldaktan etrafa yayılan parlak renkleri fark ettiğimde yarıda kesildi (Çok merak ediyorum polisler ne zaman şu ışıldakları kullanmayı bırakıp suçlulara “biz geliyoruz, fırsatınız varsa kaçın” mesajını yollamaktan vazgeçecekler) Sonuç olarak etrafta polis olsun olmasın; cinayet işlemişseniz kurbanınızın başında sigara içmeyi bırakmalı bir an önce olay yerinden kaçmalıydınız. Tıpkı yaşamak için önce nefes alıp sonra nefes vermek gibi.
Polisler geçip gittiğinde önce sigaramın dumanını serbest bıraktım sonra da yerde yatan cesedin gözlerini çıkartmama yardımcı olabilecek bir alet bulmak için etrafıma bakınmaya başladım. Kızın zevksizlik abidesi koltuğunun yanında duran çay fincanını görünce de evin içinde dolanarak zaman kaybı yaşamayacağımı anladım. Sonuçta kaşıklar sadece şeker karıştırmak için yapılmamıştı değil mi?
Duffy Duck desenli çay fincanının içinden aldığım kaşıkla kızın üzerine eğilirken de kendi kendime “bu tıpkı istiridye ayıklamak gibi olacak” dedim.
                                                             ***
Günaydın, umarım okuduklarınızdan dolayı mideniz iyi durumdadır. Eğer kendinizi kötü hissediyorsanız anlattıklarıma “bu sadece hüzünlü bir aşk hikâyesi o kadar” diyerek bakın. Eminim faydası olacaktır.
Hızımı almışken hiç duraksamadan devam etmek istiyorum. Çünkü bunları sadece bir kere anlatabileceğimden eminim. Sizlerde (artık her kimseniz) midelerinize söz geçirin, yaptıklarımdan dolayı beni ayıplamayın ve yönetmenliğini benim üstlendiğim dehşet tiyatrosunun son perdesini izleyin.
Agatha Christie hayranı genç bir kızın gözlerini çay kaşığı yardımıyla çıkardıktan sonra kendimi ruhsal olarak yeni bir cinayete hazırlamam fazla zamanımı almadı. Çünkü cinayet işlemek bisiklete binmeye benziyordu. Cesaretinizi toplayıp ilk denemenizi yapana kadar ikisi de gözünüze imkânsız işlermiş gibi görünüyordu. İkisinde de işin mantığını öğrenmeye başladıktan sonra kendinize güveniniz artıyor ve keyif almaya başlıyordunuz. En önemlisi, tamamen öğrendikten sonra aradan ne kadar zaman geçerse geçsin ikisini de nasıl yapacağınızı unutmuyordunuz.
İkinci cinayetimin üzerinden üç haftaya yakın bir zaman geçtikten sonra ıslak yüzeyinde şeker tortusu kalmış olan çay kaşığının göz kapaklarının içinde çıkardığı hışırtılı sesi daha az duymaya başladım. Bu sayede de artık yeni kurbanımı aramam gerektiğini anladım. Çünkü benim çalar saatim uyandırma zamanı geldiğinde gücü yettiği kadar bağrınmıyor aksine içimden yükselen sesleri susturup sakin bir şekilde “kalkma zamanı” diye mırıldanıyordu.
Angelica’nın ellerini çalar saatimin uyarısından dört gün sonra parkta ördeklere ekmek atarken buldum. Doğruyu söylemek gerekirse yanıma yaklaşıp “hayvanlara değer veren insanların sayısı her gün azalıyor” diyen orta yaşlı kadının yer yer çatlamış kuru ellerini gördüğüm zamana kadar onları aradığımın farkında bile değildim
 Kadınla, oturduğum bankı paylaşıp ördekleri beslemeyi sürdürürken ona kur yapmaya başladım ve Angelica’nın dokunuşunu yaratabilecek olmanın verdiği keyifle yaşlı cadının aklını başından aldım. Onu evime davet ettiğimde de teklifimi hiç düşünmeden kabul etti.
 Arabamda şehir içi hız limitini aşmadan sakin bir şekilde evime doğru ilerlerken onun sorduğu ilk şey “neden ön koltukta oturmuyorum?” oldu. Bende arkamı bile dönmeden “orası Angelica’nın” dedim. “Angelica kim?” diye sorsaydı muhtemelen eve varmayı beklemeden arabayı sağa çekecek ve onu öldürecektim. Sanırım kadın yaşının getirdiği deneyimle Angelica’nın bir aşk hikâyesinin baş aktristi olduğunu anlamış ve bu sularda daha derine gitmemeye karar vermişti. “peki, sen jigolo musun?” bu soru üzerine neşeli bir kahkaha atarak “tabi ki de hayır” dedim. Kadın da gülüşümden cesaret alarak “jigolo değilsen ne peki?” diye sordu “senin gibi genç ve yakışıklı bir adam benden ne isteyebilir?” Ben bu soruya cevap olarak sunabileceğim uygun bir yalan düşünürken aslında bunun gerekli olmadığını anladım “ellerini istiyorum” derken onun söylediğimi gerçek anlamında mı yoksa mecaz olarak mı algıladığı hiç umurumda değildi. Sonuçta ne olursa olsun o elleri alacaktım.
Dikiz aynasında kadının gülümseyen yüzünü gördüğüm zaman benimde neşem yerine geldi. En azından ölmeden önceki son saatlerini kendini önemli ve güzel hissederek geçirecekti. Tabi birde arabayı süren delikanlıya elleriyle neler yapacağını düşünerek.
Bu kadının öldürdüğüm diğer insanlardan farklı olduğunu ona saldırdığım ilk an öğrendim. Çok güçlü olmasının yanı sıra yaşama isteği ilerlemiş yaşına rağmen inanılmaz boyutlardaydı. Doğru saldırını anını yakalamak için onun altı şişe bira içmesini beklememe rağmen organik bir halat gibi boynuna doladığım kolumdan rahatlıkla kurtuldu ve beni ufak bir çocuğu savuruyormuşçasına yere fırlattı. Kafamı sert bir şekilde sehpaya çarptığım için gözlerimi açtığımda hiçbir şey göremedim. Kulaklarımda kadının çığlıkları yankılanırken bacaklarımın arasında müthiş bir acı hissettim. Duyduğum acı sayesinde görüşüm, birisi sanki fotoğraf makinesinin odak ayarıyla oynuyormuş gibi önce bulanıklaştı sonra tamamen netleşti. Kadın, tepemde dikilmiş hem büyük bir hırsla hayalarımı tekmeliyor hem de “imdat” diye bağırıyordu. Şu an birisi zavallı kadına yardım etmek için evime girse ne kadar komik bir sahneyle karşılaşacaktı. Tam zamanında olay yerine yetişen kahramanın ilk düşüncesi “dublajı yanlış yapmışlar” olurdu herhalde “imdat diye bağırması gereken yerde yatan adam olmalı”
Biliyorsunuz hayat, hataların üzerine kurulu bir oyundur. O esnada kadın beni tekmelemeyi sürdürse ya da ağır bir cisim bulup kafama indirse benim için her şeyin sonu gelecekti ama o,benim kendisine zarar veremeyecek kadar sersemlediğime ikna oldu ve kaçmaya karar verdi. Bu sayede oyun dışında kalması gereken benken Azrail parmağını kadına uzattı ve “başarılı bir performans ama artık seni kenara almam gerekli” dedi.
Ben günlük hata limitimi doldurduğum için kadın kapıya doğru koşarken bacaklarımın arasındaki acıya aldırmayarak onun peşinden gitmeye başladım. Mutfak tezgâhının yanından geçerken de bir zamanlar sadece fiyatı uygun olduğu için aldığım satırı kaptım. Kadın yaşadığı panikle kapının üzerindeki anahtarı bir türlü çeviremiyordu. Arkasından iyice yaklaşıp “seni kahpe” dediğim zaman da bütün vücudu kaskatı kesildi. Benim bu kadar çabuk ayağa kalkacağımı hiç düşünmemişti sanırım. Kadın ne konuşabiliyor ne de arkasını dönerek yalvaran gözlerle bana bakabiliyordu. Onun vücudundaki tek hareket saçlarının arasından süzülerek kuyruk sokumuna ulaşmayı isteyen bir ter damlasıydı. Ben satırımı havaya kaldırıp büyük bir süratle savurduğum zamanda o ter damlasının yolculuğu bırakın kuyruk sokumunu ense kökünü bile göremeden son buldu.
Omuzları üzerinde artık bir kafa taşımayan vücut hemen yere yıkılmadı. Aksine boyundan sonra gideceği bir beyin olmadığı için tavana kadar sıçrayan kan gayzerini umursamadan kapının üzerindeki anahtarı bir kez daha çevirmeyi denedi. En sonunda bunun bir sonuç vermeyeceğini anlamış gibi dizlerinin üzerine düştü. Vücudun hala kasılan parmaklarına bakarken “o kadar taze ki” dedim “çok taze, o yüzden hala öldüğünü anlayamıyor”
Yere düşen et yığınının tamamen hareketsiz kaldığına ikna olunca, tüm cesaretimi toplayarak bakışlarımı ayak parmaklarımın ucuna doğru kaydırdım.
Bacaklarımın hemen önündeki vücutsuz kafanın üzerindeki dudaklar bir şeyler söylemek istiyormuş gibi aralandı, sonra ciğerleri hala soluk borusunun ucunda sanan burun delikleri odadaki oksijeni içine çekmek için genişledi ve ne olduğunu anlayamayan gözler önce kapandı sonra tekrar açıldı sanki ölümü kabullenemiyorlar son bir kez daha dünyayı görmek istiyorlardı.
Bu sahneyi gerçekliğin ötesindeki boşluğa taşıyarak biraz sakinleşmemi sağlayan tek şey beynin ağırlığı yüzünden ters bir şekilde duran kafa oldu. Sanki işini bilen bir özel efekt uzmanı o kafayı balmumundan yapmış ve ters olarak önüme koymuştu. Bu kadar vahşet ancak B-movie’ler de görülebilirdi çünkü. Ben bile bu kadar ileri gidemezdim.
Ama gitmiştim. Angelica için daha da ileri gidebilirdim. Kapının önündeki kan gölünün ortasına bağdaş kurarak oturdum ve bu gerçeği sindirmeye çalıştım.
Hikâyemin bundan sonrası daha çok şans ve şanssızlıklarla alakalı. Bu noktaya kadar geminin dümenindeki kişi bendim ama yeni işlenmiş bakır gibi kokan kan gölünün ortasında sabahladıktan sonra komutayı başka bir şey aldı. (kader ya da tanrı; buraya hangi kelimenin kulağınızda bıraktığı tını hoşunuza gidiyorsa onu koyun)
Angelica’nın dudaklarına benzeyen, inceyle kalının tam ortasındaki o kusursuz genişlikte ve mükemmel yumuşaklıkta olan dudaklarla beraber işin temelini oturtacağım ortalama 1.78 boyunda ince yapılı bir vücut bulmam gerektiğini düşünürken ellerini aldığım yaşlı kadını öldürüşüm işlediğim son cinayet oldu.
Dudakları, bu işe giriştiğimden beri nerede bulacağımı çok iyi biliyordum. Onları almayı bu kadar ertelememin sebebi ise dudakların nasıl olsa elimin altında olduğunu biliyor olmamdı. Annemin ukala arkadaşlarından birinin annesinden de ukala bir kızı vardı ve bu kız bana ait olan bir şeyi utanmadan suratının üzerinde taşıyor, belki de Angelica’nın yüzüne bakmayacağı insanları o dudaklarla öpüyordu. Evet, bizim evimizden sadece iki blok ötede cinayet işleyecek olmam biraz kendi yatağıma sıçmaya benzeyecekti ama ben o dudakları istiyor ve ne kadar ileri gidebileceğimi artık biliyordum.
Kendi evimde birilerini öldürmüştüm ama yakınları onların kaybolduğunu fark edip polisten yardım istediklerinde araştırmalar hep kurbanların yaşadığı yer merkez alınarak yapılmıştı. Yani buralara bakmak akıllarına bile gelmemişti. Oysa komşumun, Angelica’dan çaldığı dudakları geri aldığımda bütün gözler bu sokağa çevrilecekti. Akıllı davranmam gerektiğini biliyor ve iyi hazırlanmış bir plana ihtiyaç duyuyordum.
İlk düşüncem kıza yakınlaşmayı denemekti. Çocukluğumuzdan beri birbirimizi tanıyor olmamız göz önüne alındığında bu gayet akla yatkın bir çözümdü ama maalesef benim o kadar zamanım yoktu. Çünkü sevgilime kavuşabilmek için iyice sabırsızlanmaya başlamıştım. En iyisi ailesinin evde olmadığı bir akşam içeri süzülüp kızın işini bitirmek olacaktı. Daha fazla kan akıtmamam gerektiğini düşündüğüm için yanıma çelik bir tel alacak ve ellerime mutlaka eldiven takacaktım. Sorgulama işi bizim kapımıza kadar dayanabilir ve benden şüphelenerek parmak izi almak isteyebilirlerdi.
Sonuçta bütün bunları düşünürken beynimi boş yere yormuş oldum. Çünkü kız benim onu öldürmemi beklemeden kendini öldürdü. (birde Tanrı yok diyorlar)
Kızın kendi damarlarına taşıyabileceğinden daha fazla eroin enjekte etmesinden iki gece sonra onun dudaklarını almak için cenaze evine girdim. Kız ertesi gün gömüleceği için cenaze makyajı yapılmış bir halde, iki bin dolardan aşağı olmadığını tahmin ettiğim ceviz ağacından üretilmiş çelik barlarla destekli bir tabutun içinde yatıyordu. Elimdeki neşterle, ameliyata girmiş bir doktor gibi cesedin üzerine doğru eğildiğim zaman kızın vücudunu fark ettim. Gayet ince yapılıydı. Boyu da bir yetmiş sekiz ya da en kötü ihtimalle bir yetmiş yediydi. Yani İnşa etmek istediğim tapınağın temeli olmayı çok uygundu.
Artık sona ulaştığımı hissediyordum. Geriye o kadar az iş kalmıştı ki. Cenaze evinden bir ceset çalacak, o cesedin gözlerini çıkartacak, saçlarını kazıyacak, ellerini kesecek ve bunların yerine daha önce topladığım parçaları monte edecek sonra da yarattığım tanrıçanın karşısında diz çöküp sonsuza kadar onu izleyecektim. Tanrım bazen yaşamak ve mutlu olmak ne kadar kolaylaşıyordu.
En sonunda tımarhane zamanından çıktım ve tekrar o günlerde yaşıyorum. Az sonra uyuyacağım ve sabah olduğunda gideceğimiz yere varmak için kalan virajları hızla dönmeye başlayacağız. Siz sadece yolun tadını çıkarın ve neden arka koltukta oturduğunuzu sormayın.
                                                          ***
Sizlere “günaydın” demek istiyorum ama bu satırlara ulaşmadan önce hepinizin yazdığım deli saçmasını okumaktan vazgeçmiş olabileceğini düşünüp iyi dileklerimin havada asılı kalmasından korkuyorum. Ne de olsa sizler perdenin arkasından yüzünü göremediğim günah çıkartma kabininin içindeki rahiplersiniz benim için. Dün gece dediğim gibi bugün hikâyemin sonunu okuyacaksınız. Şimdiden söyleyeyim bu sizin hayatınızı güzelleştirmeyecek ve “sonsuza kadar mutlu yaşadılar” gibi bir cümle göremeyeceksiniz. Hala ısrarlıysanız yola devam edebiliriz.
Bütün parçaları ele geçirdikten sonra Dell’le sıkı bir pazarlık yaparak onun eski dondurucusunu satın aldım ve cenaze evinden çaldığım cesetle birlikte buzla doldurduğum küvetin içine sakladığım gözler ve elleri dondurucuya yerleştirdim. Saçlar havası alınmış bir süpürge torbasının içinde kitaplarımın arkasında duruyordu.
Bundan sonra evimden hiç çıkmadım ve durumumdan asla şikâyetçi olmadan bir terzi maharetiyle çalıştım. Siyah ameliyat iplikleriyle parçaları birbirine dikiyor damarlara civa-sülfür enjekte ediyor, bir koleksiyoncunun hayvanların içini doldurması gibi pamukları formaldahitleyip yarattığım vücudun içine koyuyordum. Başından beri haklıydım tanrı kesinlikle zenci bir kadın olamazdı ama belki de ben tanrı olabilirdim.
Daha önce de söylemiştim; Hayat, hataların üzerine kurulu bir oyundur. Bu oyunda da benim hatam kendi evimde öldürdüğüm kadınların cesetlerini parçalayarak evimizin bahçesindeki çam ağaçlarının altına gömmek oldu. Mezarları biraz daha derin kazmayı akıl etsem ya da aptal bir köpeğe sahip olmasam belki bu sorun olmayacaktı ama ben hem mezarları derin kazmayı akıl etmemiştim hem de aptal bir köpeğe sahiptim. Bu yüzden kötü sonuç kaçınılmaz oldu.
İşgüzar komşumuz Bay Noonan; Blondie’nin ağzında çok iyi tanıdığı bir canlı türüne ait kemikleri görünce kuşkulanmış, köpeği takip ederek çam ağaçlarının altına sakladığım hazinemi bulmuştu. Bay Noonan’ın bu hareketiyle iyi yurttaş madalyası almış olmasını tüm içtenliğimle diliyorum.
Ben Angelica’nın vücudunu tamamen bitirdiğim gece yakalandım. Şerif ve iki yardımcısı evime girip silahlarını bana doğrulttuklarında, yarattığım bedene beyaz bir gömlek ve sol dizi yırtılmış, rengi soluk bir pantolon giydirmeye çalışıyordum. Adamlardan biri kusmaya başladığında aşağıda neler olduğunu merak eden annem kapının önünde belirdi ve içeriye bakmasıyla yere yığılıp kalması bir oldu. Babam annemi yerden kaldırmaya çalışırken birkaç saniyeliğine göz göze geldik ve adam ertesi gün öldü. Hala “onun ölümünden ben sorumlu değilim” diyebiliyor olmam benim ne kadar usta bir yalancı olduğumu gösteriyor sanırım. Babam konusunda tek tesellim ellerini aldığım kadının yüzünde dikiz aynasından gördüğüm mutlu ifadenin babamın yüzünde de belirmesiydi. O da ölmeden önceki saatlerini haklı olduğunu düşünerek geçirecek “biliyordum” diyebilecekti “bu çocuktan bir halt olmayacağından emindim”
Delilik bir anda geldi ve odanın ortasına kusan adama bağırmama neden oldu “ne oluyor sana be, hayatında bundan daha güzel bir kadın gördün mü?” beni zehirli iğneyle ya da elektrikli sandalyeye oturtarak öldürmeyip buraya tıkmalarının nedeni ise sanırım o gece söylediğim son cümleydi “Angelica hadi hayatım onlara da bana gülümsediğin gibi gülümse bak senden korkuyorlar”
Ben mahkemeye bile çıkartılmadım. Kuzeyde oturuyor ve yerel gazeteleri takip ediyorsanız yakalandığımın ertesi günü benim için ön sayfalarında 3,5 sütun ayırdıklarını görmüşsünüzdür. Muhabirlerden biri yazısını kaleme alırken yaratıcılığını ve zekâsını kullanarak bana –dörtte bir- diye bir lakap takmıştı. Ona saygı duymadım desem yalan söylemiş olurum (hala hatırlamadıysanız işte o meşhur –dörtte bir- benim) Bu lakabı sonuna kadar hak ediyordum. Tanrının müsrif insanları sevmediğini bilmeme rağmen Angelica’yı ancak dört kadından yaratabilmiştim ama yarattığım şeyin gerçeğinin yanından bile geçmediğini itiraf etmeliyim.
İşte benim hikâyem. Sanırım ayrılık vakti geliyor. Yaptığım her şeyi en ince detayına kadar sizlerle paylaşabildiğim için çok mutluyum. İçinizden sadece bir kişi bile beni gazetelerin yakıştırdığı gibi vahşet tutkunu katil olarak değil de âşık olduğu kadına ulaşmaya çalışan bir zavallı olarak görebiliyorsa hikâyemi yazmakla doğru bir karar vermişim demektir.
Umarım günün birinde dışarıda, yani tecrit edildiğim toplumun içinde görüşebiliriz. Bana zaman ayırdığınız için teşekkürler. Hoşça kalın.
 ***
Biliyorum sizlere veda etmiştim. İki haftadır da bir şey yazdığım yok ama bu haftaki Carter testinden sonra inanılmayacak bir şey istedim ve kabul edildi. Yarın annem gelecek. Evet, onu sadece on beş dakika görebileceğim ama bu bana yetmeli. Artık anlatacak bir şeyim kalmadığına göre sözü uzatmama gerek yok. Merak etmeyin Gilda’mla neler konuştuğumuzu sizlerden saklamam.
                                                              ***
Annemle görüşmemiz bir saat önce bitti. Şu an yaşadığım karmaşayı sadece sizlerle paylaşabilirim. Öncelikle belirteyim annemle ilgili bir sorun yok. Hatta yavaş yavaş eski günlerine dönmek için çabalamaya başlamış sanırım.
Annemle karşılaştığımızda yılların özlemiyle birbirimizi defalarca öptük (biliyorsunuz her zaman geldiğinde öperdi, giderken değil) Sonra uzun uzun bakıştık. Ben on ne kadar özlediğimi anlatmaya başladığımda da ağlayarak utanmama neden oldu. Çünkü ben üniversiteden mezun olmuyordum ve biliyordum ki annem de mutluluktan gözyaşı dökmüyordu.
Bu tatsız sohbet bitince merakımı gidermek için konuyu o çok güzel aynı zamanda da felaketim olan kasım gecesine getirdim “anne panayırda karşılaştığımız geceyi hatırlıyor musun?” annem gülümseyerek “evet” dedi “hiç birimiz neden kasım ayında panayır kurulduğunu sormadık” bunu duyunca ben de pis pis sırttım. Demek bu şekilde düşünen yalnız ben değildim “anne, o gece Angelica’ya neden bir merhaba demedin ya da ona benzer bir şey?” sesimin bilerek sitemkâr çıkmasını sağlamıştım “şu panayırdaki kız mı? Jack’in bulduğu kızlardan bir hayır gelmeyeceğini bildiğim için selam vermemişimdir, hem şimdi bunun ne önemi var?” annemin söylediklerine müdahale ederek düzeltmeye çalıştım “hayır, sen bana uğradığın zaman kanepede oturan dünyalar güzeli kız” ve çapkınca göz kırptım ama annemin cevabından sonra kollarım iki yana sarktı ve gözümü hemen açamadım “tatlım o gece senin yanında kimse yoktu ki” güçlükle “emin misin?” diye sordum “sen anneni bunak mı sanıyorsun, tabi ki eminim” şaşkınlığım inanılmaz boyutlara ulaşmıştı “ama sen içeri baktın ve Angelica’yı görünce -seni merak ettim ama gördüğüm kadarıyla gayet iyisin- dedin” Annemin suratında artık deli olduğumdan şüphesi kalmamış gibi bir ifade belirdi “evet içeri baktım ama kimseyi göremedim, kanepe boştu. Babanın panayırdaki tavrını kafana takıp içki içeceğini düşünüyordum ama sehpanın üzerinde bira tenekelerinden yapılma bir dağ yoktu, bu yüzden de -gördüğüm kadarıyla gayet iyisin- dedim”
Annem kafasında milyonlarca soru, yanağıma konduramadığı binlerce öpücük ve asla giderilemeyecek olan yedi yıllık hasretle çıkıp gittiğinde hastabakıcılar eşliğinde odama döndüm ve tekrar düşünmeye başladım. Benim Gilda’m kaba değildir, bundan eminim; peki heyecanlanıp ta birini görmezden gelecek bir kadın mıdır? O gece bu soruyu ne kadar çabuk cevaplamıştım. Her şeyin ötesinde annem içeriye bakarken Angelica neredeydi? Sanırım içimdeki buz tutmuş bölge bu sorunun cevabını biliyor ama söylemeye korkuyorum. O HİÇ ORADA OLMADI Kİ
                                                                 ***
Artık her şeyi biliyorum…
Dün gece tanıdık bir kokuyla açtım gözlerimi. Hücremin içi bir demet ıslak menekşe gibi kokuyordu ve Angelica çırılçıplak bir şekilde kapitone duvarın önünde duruyor çelik bir metronom gibi ritmini kaybetmeden sağa sola sallanıyordu. Kolları sanki beni sıkıca kucaklamak istermiş gibi iki yana açılmıştı. İkinci defa revire gitmek istemediğim için gözlerimi kapatıp “bu bir rüya” diyerek kendimi telkin etmeye çalıştım. O an kafamda bir şimşek çaktı. İnsanlar rüyalarında her şeyi görebilir, her şeye dokunabilirlerdi ama bir demet ıslak menekşenin kokusunu alamazlardı “tanrım bu bir düş, karabasan ya da adı her neyse onlardan biri değil” bu cümle öylesine ağzımdan dökülüvermişti. Musluğu açtığınızda suyun akması gibi.
“Angelica” diyerek yattığım yerde doğruldum. Çıplaklığı göz alıcıydı ama benim içimde şehvete dair hiçbir his yoktu. ‘Ş’ ile başlayan bir kelime kullanmam gerekiyorsa şaşkınlık, şok, şuursuzluk durumumu daha iyi anlatıyordu diyebilirim.
O esnada Angelica’nın arkasında kalan karanlığı, o karanlığın içindeki çam ağaçlarını ve gökyüzündeki yıldızları gördüm. Odamın beyaz kapitoneyle kaplı duvarları yavaş yavaş yok oldu. Ayaklarımın altında ıslak çimlerin dokunuşunu hissedince de Angelica’yla beraber bir ormanda olduğumuzu anladım.
Hem çevremdeki değişimi çözmeye çalışıyor hem de Angelica’nın muhteşem güzelliğinden gözlerimi alamıyordum. ONU ne kadar çok özlemiştim. Böyle bir kadına bir defa bakarak sahip olduğu sırların hepsini keşfetmeniz mümkün değildi. Binlerce defa bakmalıydınız. Hatta milyonlarca parçaya bölünmeli; her parçanızın görevi de sonsuza kadar Angelica’yı seyretmek olmalıydı.
O,bana doğru bir adım atarken ayaklarına dokunan çimler, çıplak vücudundaki kusursuz hatları hissedebilen serin rüzgârlar ne kadar şanslı olduklarını biliyorlar mıydı acaba? Eminim bilselerdi; çimler ağaç olmaya, hafif bir esintiden ötemeye gidemeyen rüzgârlarda kuzeye çıkıp güçlü alizelerin arasına katılmaya karar verirlerdi
Benim kafamdaki düşünce yumakları mutluluktan dolayı birbirine girmişken; Angelica “bende senin yanında kalmak istedim” dedi. İlk defa duyduğum sesi o kadar duruydu ki beni içine hapsediyor kendi içimde girdaplar yaratmama neden oluyordu. Kendimi bilmez bir halde “o zaman bu sefer gitme Angelica” diye yalvardım “seninle aynı rüyanın içinde kalalım” konuşmaya devam ettikçe sesim titriyor, ağlayan bir çocuğun gırtlağından yükselen şekilsiz mırıltılara benziyordu “istersen ben hiç uyumadan sadece senin nefes alışlarını dinleyeyim, bu benim için rüyaların en güzeli olur”
Angelica’dan bir cevap, hiç olmazsa bir teselli alabilmek için ona baktığımda yanaklarından süzülen gözyaşlarının ıslak çimlerle kucaklaşmasını içim burkularak seyrettim ve aslında bir cevaba ihtiyacım olmadığını fark ettim. Sonucunu düşünmeden sevgilime sarılacak, onu bir daha bırakmayacak ve ağlamasına kesinlikle izin                vermeyecektim.
Angelica’nın iki yana açtığı kollarının omuzlarımı kavraması ve benim kollarımın ONUN beline dolanması için yürümeye başladım. Aramızdaki iki metrelik boşluğu kapatamadığım zaman da Angelica’nın küçük adımlarla geriye doğru kaçtığını düşünerek; kimselerin duyamadığı iç sesimle “ne olur benden uzaklaşma” diye fısıldadım. Angelica’da kafamın içindekileri okumuş gibi; dünya üzerindeki en muhteşem aryayı dinlediğimi düşündürecek şekilde “ben senden kaçmıyorum ki” dedi. Angelica’nın ne söylemek istediğini anlamaya çalışırken onun bacaklarının arasından ince bir çizgi şeklinde kan süzüldüğünü fark ettim. Kan görmek paniğe kapılmama neden oldu ve koşmaya başladım.
Sanki yeşil renkli bir jölenin içinde koşuyordum. Zaman ve mekân kavramlarımı tamamen yitirmiştim. Tek istediğim elimi uzattığımda saçlarına dokunabileceğim kadar yakınımda duran ve bacaklarının arasından süzülen kana şaşkın gözlerle bakan Angelica’ma ulaşmaktı. Ben koştukça çevremdeki ağaçlar, gökyüzündeki kara bulutlar arkamda kalırken Angelica hep önümdeydi. O halimle yürümesi için burnunun önünde havuç sallandırılan bir eşeğe benziyordum ya da göğsüne teknoloji harikası bir hologram makinesi yerleştirilmiş umutsuz bir adama.
Nefesim kesildiğinde birkaç saniyeliğine durup kalbimin eski ritmini bulmasına karar verdim. Ellerimi dizlerime dayayıp kamburumu çıkartmış bir halde soluklanırken Angelica’nın gözlerindeki umutsuzluğu görmeseydim kalbim parçalanana, yere yığılıp ağzımdan köpükler saçmaya başlayana kadar da koşmaya niyetliydim.
“anla artık” dedi gözlerinden yaş, bacaklarının arasından kan boşalan sevgilim  “ne olur anla artık” ve o an anladım. Ne kadar koşarsam koşayım Angelica’ya yetişemeyecektim. Bırakın çok yakın olmayı biz birbirimize uzak bile değildik.  Aramızdaki iki metrelik boşlukta kaç adet dünya olduğunu kim bilebilirdi ki?
Angelica’nın yanındayken bir gökdelenden aşağıya bırakılan bozuk para gibi hızla akıp giden zaman, o dakikadan sonra daha fazla acı çekmemi istiyormuş gibi adım adım yavaşlayarak durdu. Bu yüzden ormanın gölgelerinin arasından çıkarak elindeki bıçakla Angelica’ya doğru sokulan belden aşağısı çıplak adamın hiçbir hareketi gözlerimden kaçmadı.
“ses telleri ameliyatı değildi” diye mırıldandım. Bu Angelica’ya yöneltilmiş bir soru değil gerçekleri anladığım anın kelimelere dökülmüş haliydi.
Üzerinde sadece deri bir ceket olan adam sevgilimin arkasından yaklaşıp ONUN göğüs ucunu iki parmağıyla sıkarken “hayır” diye bağırdım ama beni duymadı. Çünkü o an üçümüzde farklı zamanlarda ve farklı mekânlardaydık. Angelica’nın yüzündeki kabullenmişliği gördüğüm an yapacak başka bir şeyim olmadığını bildiğim için gözlerimi sıkıca kapatmaya karar verdim. Olacakları izlersem ölebilirdim hatta ölmezsem aşkıma ihanet etmiş olurdum.
“babacıktan kimse kaçamaz” diye hırlayan adamın kollarında olmasına rağmen gözlerini bir an olsun gözlerimden çekmeyen Angelica’mın hüzün dolu bakışları “en azından bunu yap” diyordu “en azından başıma neler geldiğini gör ve kendine daha fazla acı çektirme”
Bir zamanlar önce tecavüze uğrayan, sonra öldürülen ve huzursuz ruhu kasvetli bir kasım gecesinde 67 model Mustang’li bir adama âşık olan sevgilim neden yanımda kalamadığını göstermek için öteki âlemden benim beyaz kapitone kaplı hücreme kadar gelebildiyse bende görmem gerekenleri görecek can acısına katlanacaktım.
Adam Angelica’nın göğüs ucunu sıkmaya, dilini kulağında gezdirmeye, sertleşen penisini şehvetle kalçalarına dokundurmaya devam etmesine rağmen, sevgilim aşkla bakan gözlerini üzerimden hiç çekmedi “bunların hiçbir önemi yok” diyordu sanki o muhteşem güzellikteki gözler “canımla beraber vücudumun bekâretini bu hayvan almış olabilir ama ruhum ve kalbimin bekâreti daima senin”
Bu kadar acıya daha fazla katlanamayacağımı düşünürken asıl felaket raylarından çıkmış bir tren gibi büyük bir gürültüyle doğrudan üstüme geldi. Adam ömrümü adadığım kadının boğazında ameliyat izi sandığım o kesiği açtı ve sanki bir gece önce içtiği bira tenekelerini çöpe atarmış gibi sevgilimin cansız vücudunu önüme bıraktı.
Adama ulaşabileceğimi bilsem, peşinden koşup onu yakalar vücudundaki her delikten litrelerce kan akıtır hatta tahliye işlemi kolaylaşsın diye yeni delikler açardım ama hiçbir şey yapamayacağımı biliyordum. Çaresizlik, dövüldükten sonra suya batırılmamış çelik bir kılıç gibi her yerimi kesip canımı acıtırken Angelica’nın cansız vücudundan çekemiyordum gözlerimi.
Çok uzun ya da çok kısa bir süre orada dikilip ne yapmam gerektiğini düşünürken dünyanın neresinde olduğunu bile bilmediğim bu karanlık ormandan kendi isteğimle çıkamayacağımı anladım. Etrafta dolanırsam bulabileceğim tek şey beyaz bir gömlek ve sol dizi yırtık, rengi solmuş bir pantolon olacaktı.
Tanrıya, birkaç adım ötemde hareketsiz bir şekilde yatan Angelica’ma son bir kez daha dokunabilmek için yalvarırken etrafımı sarmalayan orman hızla dönmeye, çıplak ayaklarımın altındaki toprak yumuşamaya başladı. Okyanus tabanından hızla su yüzeyine dönmeye çalışan bir dalgıç gibi vurgun yiyip kendimden geçmeden önce hücremin duvarlarının çevremdeki karanlığın içinde bir belirip bir kaybolduğunu fark ettim. Sanki onlar hep oradaydı da yanacağına mı yoksa söneceğine mi bir türlü karar veremeyen florasan ışıklarının altında kalmışlardı.
Yedi yılımı geçirdiğim hücrede gözlerimi açtığım zaman emin olduğum iki şey vardı. Biri bu tımarhaneye ait olmadığım diğeri de kusmak için plastik sürgüme doğru bir iki adım atmam gerektiğiydi.
Yere çökmüş, dudaklarımın kenarında kalan sarı safranın acı tadı midemi yakmaya devam ederken; sevgilimin, boğazı kesildiği an bana nasıl baktığını düşünüyor ve o gece annemin neden Angelica’yı göremediğini artık biliyordum. Çünkü benim âşık olduğum kadın bir ölüydü. Bu kadar basit bir çıkarım neden kulağa çözümü olmayan bir matematik problemi gibiymiş geliyordu ki? Sonuçta ben bir ölüyle yolculuk etmiş, bir ölüyü koklamış, bir ölünün tenine dokunmuş, bir ölüyle öpüşmüştüm. Şekerden yapılma iki adet çubuk gibi yumuşak ve kırılgan bir hale gelen bacaklarıma zorlukla söz geçirerek yavaşça doğruldum ve ayağa kalkıp kararımı verdiğim anda isyan edermiş gibi söylendim “ne olduğunu biliyorum ama ben o ölüye aşığım”
                                                            ***
Sabah duş sırası bendeydi. Şimdiye kadar hep oraya duvarımdaki plastik raptiyeyi götürmeyi düşlemiştim ama bu sabah oradan aldığım bir şeyi odama getirdim. Artık kimseden korkum kalmadı. Bu yüzden elimdeki kalem ve kâğıdı saklama gereği duymadan dolaşıyorum hücremin içinde.
İki saat önce kapıyı yumrukladım ve gözetleme deliğinden bakan hasta bakıcıya Carter’la görüşmem gerektiğini söyledim. O doktor bozması geldiği zamanda odamın çok renksiz ve solgun olduğundan yakınarak yaptığım resimleri ve o resimleri duvara yapıştırabilmek içinde bir parça bant istedim. Doktor arkasındaki hastabakıcıyla kapımın önünde dikilirken düşünceliydi “lütfen Doktor Carter, bu zararsız bir istek, bu odada güneşi bile göremiyorum” dediğim zaman da “durumu değerlendireceğim” diyerek gitti ve on beş dakika sonra geri geldiğinde elinde resimlerim ve ufak ufak kesilerek bir karton parçasına tutturulmuş bantlar vardı. Onu bütün olarak getirseler boğazıma dolayıp kendi nefesimi keseceğimden korkmuşlardı herhalde. Carter getirdiklerini yere bırakıp odadan çıkarken ona karşı bir iyilik borcum olduğunu hissettim.
“Doktor Carter”
“efendim”
“size yalan söyledim”
“hangi konuda”
“şu çağrışım oyununda, söylediğiniz o kelimelerin hepsinin yanıtı aslında Angelica”
“ne demek istediğini tam olarak anlayamadım” dediğinde heyecanının kokusunu duydum
“yani benim için koku da Angelica demek, kadında Angelica, araba, buzlar ve dünya üzerinde aklınıza gelebilecek her şey bana ONU çağrıştırıyor”
Uzun bir sessizliğin ardından, Carter “kim bu Angelica?” diye sordu.
Bir insana söylediğim son cümle herhalde bu olacaktı “O benim her şeyim”
Carter birkaç saniye bekleyip, ulaştığı yargıları kafasında tarttıktan sonra “seninle bir gün daha uzun konuşalım” diyerek odadan çıktı. Ben neden konuyu bu noktada kestiğini çok iyi biliyordum. Azgın psikaytr silahsız yakalanmıştı. Biz onun kobay fareleriydik ve farelerinden en kıymetlisi ısırma eğilimi gösteriyordu. Freud hayranı olmasına rağmen Freud’u yanlış yorumlayabilen olgunlaşmamış armut önce odasına kapanacak, daha önce söylediğim şeylerle bugün ağzımdan dökülen kelimeleri kıyaslayacak ve karşıma hazırlıklı çıkacaktı ama sanırım bu Carter’ı son görüşüm olacak. Bana şimdi biraz izin verin. Yapacak kısa bir işim daha kaldı.
Şu an burada olup altı metre karelik hücremi görmenizi çok isterdim çünkü inanın çok güzel gözüküyor. Yaptığım resimlere bir kez daha baktıktan sonra bunları plastik oturağımın içine attım. İçlerinden bazıları eksikti. Sizinde tahmin ettiğiniz gibi o tüfekli kadın yoktu mesela. Zavallı doktor hala bana yardım etmeye çalışıyor sanırım. Resimleri istememin tek nedeni karton parçasına tutturulmuş banda ihtiyacım olmasıydı.
Resimleri attıktan sonra yatağımın altında sakladığım sayfaları çıkartıp, numara sırasıyla duvarıma yapıştırdım. Şu an bakıyorum da gerçekten iyi iş çıkarmışım. İçinizden biri kaleme alınan en uzun intihar mektubunu onaylayıp kayıtlara geçirmeleri için Guinness yetkililerini arayabilir mi acaba?
Elimde sadece yarısını doldurduğum bu son sayfa kaldı. Merak etmeyin bu sayfayı ziyan etmeyeceğim. Ne de olsa kaç tane ağaca mal oldu değil mi?
Sabahleyin duş almaya gittiğimi size söylemiştim ya kağıdımda yer varken o hikayeyi de tamamlayayım.
Suyun altında çırılçıplak dururken kuvvetli bir çığlık attım. Perdenin arkasında beni bekleyen hastabakıcı korkuyla “ne oldu?” diye sorduğunda da “su çok sıcakmış, derimi haşladı” dedim. Onun bilmediği ve sizlerinde şimdi öğrenecek olduğunuz şey o güçlü sesi çıkarırken duvara attığım tekmeydi adam attığım çığlık sayesinde bunu duyamamıştı. Bende duvardan düşen küçük, üçgen biçimli fayans parçasını yerde biriken suların içinden alıp raptiyeyi buraya getirmek için düşündüğüm yöntemle hücreme taşıdım. Güney Amerika’da ki uyuşturucu işi gibi.
Şu an elimde tuttuğum fayans parçasıyla yatağımın üzerinde oturuyorum. Ayaklarımın dibinde de 33 numaralı plastik raptiye var. 1,2,3,10,25,32… işte şimdi Atlantiğin kıyısında yıldızları seyreden bir adama benziyorum sanırım. Karanlıkta kalan her noktam dün geceden sonra aydınlandı. Artık Tropico’nun anlamını biliyorum. Orası Angelica’yla benim cennet bahçem. Şu an o bir kıyısında ben bir kıyısındayım ama az sonra bende yerimden kalkıp sevgilimin yanına gideceğim. Sonsuza kadar orada oturup ağaçların arasından süzülen güneş ışığının yüzlerimizdeki yansımalarını izleyeceğiz. Belki O beni yine öpecek, gözlerindeki ışıltı içimde yaşam bulacak ve birbirimize sarılarak kaybettiğimiz günleri geri getirmeye çalışacağız. Size Angelica yanımda olsun ölü olmasına razıyım demiştim bunu biraz değiştiriyorum, Angelica’nın yanında olayım ölü olmaya razıyım.
Bir iki saniye önce kırık fayans parçasıyla sol bileğimi kestim. Kendi kanım hızla çevremi sararken korkmak yerine heyecanlanıyorum. Fazla zamanım olmadığı için maalesef kısa kesmek zorundayım. Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum. Geriye baktığımda “iyi ki bunları yazmışım” diyebiliyorum; bu sayede içimde bağrınan şey az önce sustu.
Şu an gözlerim kararıyor ve o karanlığın içinde dünya üzerindeki hiçbir renge ait olmayan gözleriyle beni çağıran Angelica’yı görebiliyorum. Hücremin içerisi bir demet ıslak menekşe gibi kokuyor ama ben ondan uzaklaşacağım için hiç üzgün değilim nasıl olsa o kokunun kaynağına gidiyorum.
Bilincimin kapanmaya başladığı şu saniyelerde Doktor Carter’ın burada olmasını ve o ukalaya yanıldığını söylemeyi çok isterdim. Ruhum yükselirken Tanrıyı hissedebiliyorum. Bana bir sırrını fısıldıyor. Onun adı Freud değil onun adı…









HOMELAND AKIL HASTANESİ
İÇ YAZIŞMA

Yukarıda Louis Chambers’ın kendi deyimiyle intihar mektubu diye adlandırdığı notlarının eksiksiz bir kopyasını bulacaksınız. Bunları okuduğunuz zamanda Louis Chambers’ın hastalığının yardım edilemez boyutlara ulaştığını kendi gözlerinizle göreceksiniz. Doktoru olarak onun çözülememiş oudipus sendromu sebebiyle akli dengesini yitirdiğini ve bipolar kişilik bozukluğunun da etkisiyle adım adım şizofreniye yaklaştığını düşünüyorum. Burada atlamamanızı istediğim tek nokta hastanın kesinlikle yardım istemediği ve gelebilecek yardımlara alaycı gözle baktığı.
Louis Chambers’ın hayatında dönüm noktası olarak gördüğü ve notlarında ısrarla üzerinde durduğu kasım gecesinin gerçekten yaşanmış olabileceğini düşünüyorum. Bay Chambers o gece arabasına bir kadın almış ve onunla sabahlamış olabilir ama bu kadının bir fahişe olabileceği ve kadının sabah hiçbir şey söylemeden gitmiş olmasının mümkün olduğu düşünülmeli ve bu fikir göz ardı edilmemelidir. Louis Chambers gibi düşünce yapısı ani değişimler gösteren bir insanda böyle bir durumun derin tahribatlar yaratabileceğini ve rasgele seçilmiş bir karakterin kusursuz model olarak algılanabileceğini biliyoruz.
Hepimizi derinden sarsan bu olay sonrasında güvenlik önlemlerinin arttırılmasını ve hastalarımızın odalarına kamera yerleştirilmesini öneriyor ayrıca Louis Chambers davasını kendi içimizde çözerek, hastanemizin adının karalanmasının önüne geçmemiz gerektiğine inanıyorum.
Bundan sonra böylesine üzücü olaylarla karşılaşmamız dileğiyle.  
NOT: Kişisel araştırmalarım sonucunda Tears grubunun, sözlerinin içinde ‘Angelica’ kelimesi geçen bir şarkı hiçbir zaman yazmadığını öğrenmiş olduğumu sizlerle paylaşmak ve bu bilginin ışığında Louis Chambers’ın kaleme aldığı notların inandırıcılığını tekrar sorgulamamız gerektiğine inandığımı bildirmek istiyorum.
                                           DOKTOR
                                    FRED JOSEPH CARTER









Bazen bir hikâyeyi yazarsınız bazen de bir hikâye kendini yazdırır. Angelica’ya âşık olmak kendini yazdıran hikâyelerden biri. İçinizde kutsal aşkın varlığına inananlar Louis’in yazdığı notlardan kesinlikle şüphe duymayacak, mantığının sesini dinleyenler ise bir adamın yardım isteyen çığlıklarını göz ardı ederek Doktor Carter’ın tarafını tutacaklar. Hikâyeyi yazan kişi olarak ben Louis’e ve Angelica’yla aralarında oluşan bağa yürekten inanıyorum. Böyle düşünmemin nedeni ise aşka olan inancımdan öte hikâyenin benim kulağıma Louis’in 67 model mustang’ini satın alan yeni evli çiftin günah şehri Las vegas’a yaptıkları yolculuğu fısıldaması.
Her şeyi o kadar net görebiliyorum ki. Güneş altından ve üstünden bastırılmış turuncu bir top gibi dağların arasından yok olurken beyaz mustang ortalama 80 kilometre süratle önünde uzanan sıcak asfaltı aç bir elma kurdu gibi yiyip tüketiyor. Yolcu koltuğunda (Angelica’nın yerinde) oturan esmer kadın dudaklarına bir sigara yerleştiriyor ama araba yolun üzerindeki bir çatlaktan geçince sigara ateş almadan döşemenin üzerine düşüyor. Kadın kocasına ters ters bakmasına rağmen bir şey söylemiyor çünkü balayındalar. Kadın el yordamıyla sigarasını ararken koltuğun altında bir kâğıt buluyor ve ne olduğuna bakmaya gerek görmeden kâğıdı dışarı atıp adama “arabamızı şimdiden çöplüğe çevirme” diyerek gülümsüyor.    
Burada bizi ilgilendiren yeni evli çift ya da güneşin battığı yöne doğru ilerleyen Mustang değil. Bizi ilgilendiren rüzgâra kapılıp dans eden, Louis Chambers ve bizler haricinde kimsenin umursamayacağı kâğıt parçası. Ne de olsa bir kayanın altına süzülebilirse hepimizden daha fazla yaşayacak olan o kâğıt parçasının üzerinde Louis’in deli olmadığının ispatı olan; ölü bir kadının ölümsüz ruhundan süzülen gözyaşlarıyla ıslandığı için bulanık gözüken mavi bir çizgi olduğunu sadece bizler biliyoruz.
Pay Uyar

Yorum Yorumlar (1 yorum)

  • admin 19-11-2009 18:42
    Kesinlikle okunmandan geçilmemesi gereken bir hikaye. Ozellikle orgüsüne hakim olan hastalıklı gondermeleri takdire şayan. Boş bir vaktinizde oturun ve okuyun dememe gerek dahi yok, çünkü bir kez başladınız mı, hikaye kendisini sonuna dek okutturuyor.
Grafiti