Giriş

Üye

Şifre

Terna Bloglar

Sayfam » Blogları » Görüntüle

Lara

Sıcak23Toplam 59 okuma  07-05-2010 03:30   Etiketlerlien 

 "Lien" Mesel 7 Lara-1...

 

Sürüne, sürüne yürümeye çalışan küçük kedinin, sol ayağı’ndan akan kan dikkatinden kaçmamıştı. Tahminen 10–15 kg. görünümlü, bakımsız; uzun kirli tüyleri ile tam bir sokak kedisini andırıyordu.  Ancak, farklı olan bir havası var gibiydi. Cinsiyetini kestirememişti. Aslında ilk başta; farklı havası olduğunu düşünmesine neden olan edalı yürüyüşüydü. Ancak zarif bir bayan böyle yürüyebilirdi…

 

Yarasını gizlemeye çalışır bir yürüyüş sergileyen bu esrarengiz, bayan olduğundan şüphelendiği sokak kedisi’nin gözlerinde parlayan bir ışık da vardı. Belli belirsiz parlayan bu ışık; bazen kırmızı, bazen yeşil hatta bazen bembeyaz bir parıltıya bile kavuşuyordu…

 

            Kimliği meçhul yaralı kedicik (Yaralı haline acımaktan ibaret) edalı yürüyüşüyle her adımında arkasında, minik ayağından boşalan kan izini bırakıyordu.

 

Artık kan izlerini takip etmeye başlamıştı. Kedicik ağır adımlarla ilerlerken o, kan izlerini takip ederek eski bir kulübeye ulaşmıştı bile. Eskitme çamdan bir kulübe’ydi bu. Yüksekliği; inek ahırını andıran büyüklükteydi. Giriş kapısı olduğunu düşündüğü kapının üzerinde kocaman bir X harfi vardı.

 

Kan izleri bu kapı önünde bitmişti. Bunu fark eder etmez,  hemen kedinin seyir halinde olduğu güz yaprakları ile sarılı yola döndü. Kediden eser yoktu. Kan izleri yok oluyordu, silinip gidiyordu. Şaşkınlıkla tekrar kulübeye döndü ancak kapıda bulunan X harfi de yok olmuştu. Neler oluyordu? Nasıl olabilir böyle bir şey? “Göz Açıp kapayana kadar her şey ortadan kaybolmuştu…”

 

Hayır, bir an kapının aralanmış olduğunu fark etti. Aralanmış kapıya dikkat kesildi…

 

            Gece yarısını pek geçmemiş olmasına rağmen babası hala eve gelmiş değildi. Huzursuz dudakları minik parmaklarında arsızca uzayan tırnaklarını kemirmekle meşguldü. İstifini bozmadan dikkat kesildiği kapının esrarını çözmeye çalışıyordu. Sokağı aydınlatan tek lamba vardı. Bu lamba da sinsi esen rüzgâra bile zor dayanıyordu. Askısından çıkan cırt-cırt sesi insanın delirmesine yetiyordu. Lambadan süzülen ışık sokağın bir sağını, bir solunu aydınlatıyor, kendi gölgesiyle köşe kapmaca oynuyordu…

 

Çok geçmeden sokağa süzülen bir ışık belirdi. Bunun farkına varmasıyla dikkatini sokağın kuzeyine doğru yöneltti.

 

Sokağın başından gelen bir araçtı bu. Araç, çok ağır bir şekilde hareket ediyor, yavaşça sokağa giriyordu. Bir süre sonra (Aslında o an için çok sürmüştü) eski ancak bakımlı ve görkemli, olabildiğine modern apartmanın önünden geçmekteydi. O an sadece aracın bu kadar yavaş gitmesine gıcık olmuş ve neden bu kadar yavaş gittiğini sorgulamaya çalışıyordu. Hatta aracın hasarlı bile olduğunu düşünmüştü…

 

Yaşadığı apartmanın otoparkında bulunan, ikinci katta oturan kıvırcık saçlı, havuç kafalıya ait özel bir garaj da bulunuyordu. Bu özel garajda çok eski otomobiller bulunuyordu. Tarihsel açıdan müzeyi andırsa da aslında tam anlamıyla hurdalıktan farksızdı. Havuç kafanın burada araçlarıyla ilgilendiğini ve araçları üzerinde farklı deneyler yaptığının farkındaydı. Bir defasında havuç kafanın sokak ortasında, bozulan bir aracını tedavi ettiğine bile tanık olmuştu. Bozulan bu araçta tıpkı bu esrarengiz araç gibi başta yavaş hareket ediyordu. Şüphesi doğru muydu acaba? Bu tezi nasıl doğrulanacaktı?

 

Bir an duraksadıktan sonra düşüncelerini dağıtmak için başını iki yana salladı ve tekrar esrarengiz araca dikkat kesildi…

 

            Araç, güz yapraklarını uçuran bir esinti yaratarak bir anda hızlandı ve aralanmış olan eski kulübenin kapısına çarparak içeri girdi. Çarpmanın etkisiyle yayılan ses aniden bastıran yağmurun sesine karışmıştı. Birkaç saniye geçmeden iki el silah sesi duyuldu.

 

“Tak-tak”

 

Kalbi yerinden çıkmak üzereydi. Sakin olmaya çalışıyor, derin nefesler alıyor ancak soluma sesinden çıkan hırıltı nabız atışlarını tırmandırmaktan başka bir halta yaramıyordu. Bir şeyler yapmalıydı. Birilerine haber vermeliydi.

 

Babası geldi aklına; ancak o da hala gelmemişti. Terlediğini fark etti. Bu korkunun baskısıydı. Neden sonra esrarengiz aracın çarptığı ve yarısına kadar içine girdiği eski kulübenin içinde yanan bir ışık fark etti. Aracın farları hala yanıyor olabilir miydi? Diye düşündü. Çok hızlı çarpmıştı, ama nasıl olurda açık kalır? Nasıl hasar görmez?

 

Kafası çok karışmıştı. Karışan sadece kafası değildi. Eli ayağına dolanmış, ne olduğunu kestirmeye çalışıyordu. Aslında kestirmekte değildi niyeti. Bilakis ne olduğunu bilmek istiyordu. “Heyecanlıydı…”

 

Olanları tekrar, hızlı bir şekilde gözden geçirmeye çalıştı;

Eski bir kulübe.

Sokak kedisi.

Sokak kedisi’nin yaralı ayağının bıraktığı kan izleri.

Güz yaprakları.

Kulübeye çarpan araç…

 

Başı çeken kahramanlar bunlardı. Eksik bir şey yok gibiydi. Bunun neresinde olay var ki demeden edemedi. Ancak neden sonra kedi’nin gözleri aklına geldi. Daha sonra aracın bir anda hızlanarak kulübeye çarptığını anımsadı.

 

Yasa dışı bir şeyler olabilir miydi? Diye düşündü. “Korkuyordu…”

 

Köln’ün, nadir rastlanan dar sokaklarından biri’ydi Aeron sokağı. “Hayır! Sokaklarla bir alakası yoktu bu olanların” dedi. Yasa dışı olaylar nadiren olan bir bölgeydi burası…

 

Eski kulübede hala ışık vardı. Silah sesinden sonra karşı apartman’ın korumalığını yapan sivri dişli, ürkütücü alman kurdu bir an telaşlansa da neden sonra sakin nöbetine devam etmişti. Aniden bastıran yağmur dinmiş, yağmurun etkisiyle güz yaprakları ıslanmışlardı.

 

Gün doğmak üzereydi. Merak dolu kalp atışları, olanların nedenini sorgular gibiydi. Ancak bir sonuca ulaşamadığını da biliyordu. Hiç bir şeyi kaçırmak istemiyordu. Bu özentili dikkati yüzünden de bazı noktaları atlamasına neden olacağının da farkındaydı. Bir an bu fark edişini kanıtlayan noktayı izledi. Eski kulübenin girişinden; Aracın çarptığı kapıdan, neredeyse sokağın ortasına kadar iki paralel tekerlek izini fark etti. Minik bir gülümsemeden sonra kafasını her iki yana salladı ve eski kulübeye tekrar dikkat kesildi. “Şüpheliydi…”

 

 

***

 

 

            Güneşi engellemeye çalışan bulutlar, öğlen sıcağını hafifletmeye çalışır gibiydi. Uzun gecenin ardından bu uykuyu hak ettiğini düşünerek ilk defa bu saate kadar yataktan çıkmamıştı. Artık bu asırlık yatağını terk etmesi gerekiyordu. Öyle de yaptı. Ağır hareketlerle yatağından sıyrıldı ve iki ayağını hemen yatağının dibinde, geceden özenle soyulmuş terliğine giydirdi. Her ne kadar vahşi olduğu düşünülse de o, Kaplanların çok sevimli olduğunu düşünüyordu… Bahsi geçen kaplan, terliğin üzerindeki figürden ibarettir…

 

Asla ayağından çıkarmadığı terlileriydi. Neden sonra kaplanın da kedi türünden olduğunu anımsadı. İnce bir sızlanmadan sonra irkildi ve hızlı bir hareketle pencereye atıldı. Beyaz ince tülü araladı. Dışarı baktı…

 

Her şey yolundaydı. İkinci katta oturan havuç kafa gene bir araç ile uğraşıyordu. Sokak çok olağan gözüküyordu.

 

Karşı apartmanın bahçesinde ısrarla yaramazlık yapan limon kafalı oğlan ve şişko kız, birinci katta oturan karpuz popolu bayanı çıldırtmak için yarışıyor gibiydiler. Aynı apartmanın çatı katında oturan öğrenci kılıklı sarışın bayan, durmadan telefonla konuşuyordu. Onun bir altındaki katta oturan sarışın, çilli sübyan da durmadan telefonla konuşuyordu. Sarışın kız, çilli sübyan’la mı konuşuyor? Diye düşünmeden edemiyordu.

 

Çilli sübyan hiçbir zaman perdelerini örtmezdi. Mahremiyeti yok gibiydi. Mastürbasyon yaptığını anımsayınca midesi bulanmıştı. Şaşırmadığı bir şeydi. Çünkü sarışın bayan da aynısını yapıyordu…

 

Hafif bir gülümsemeden sonra; Aynı apartmanın üçüncü katında oturan, zamanlarını doldurmuş olmalarına rağmen hala yaşamaya direnen iki bunak eşin ilginç repliklerine takıldı. Ellerinde gazete olmasına rağmen pekte gazeteyle alakalı olmadıkları her hallerinden belli oluyordu. Durmadan konuşuyorlar, ilginç hareketler yapıyorlardı birbirlerine. “Bizim demirbaş bunaklar işte” diyerek burayı hızlı geçmişti…

 

Sokağın kuzeyi, yolun ikiye ayrıldığı ana caddeye çıkıyordu. Bu cadde hayallerin başlama noktasıydı. Düşünceler arasına saklanan boşluk sözcükleri. Sözcüklerin anlam bulduğu, hayallerin umut olduğu son bu, caddeye çıkan yol; Her ne kadar umuda bağlanmış olsa da aslında tamamen hayal gücüne dayalı bir düşünceden ibaret…

 

 

 

Aeron sokağı ve kızıl cadde…

 

            Kızıl cadde, umutların başlangıcı olarak görülen, parlak, ışıklı sokaklara uzanan iki yol… Siyah ve beyaz… Gece ve gündüz… Karanlık ve aydınlık…

 

 

 

***

           

“Günaydın kızım.”

 

“Günaydın baba.”

 

“Bugün nasılsın bakalım? Rahat uyuyabildin mi?”

 

“Evet.”

 

“Al bakalım, sana okuman için yeni bir kitap aldım.”

 

“Aaa… Çok güzel. Kalın bir şey olduğunu söyle lütfen!”

 

“Evet, kızım epeyce kalın… İlaçlarını içmen şartıyla istediğin zaman okumaya başlayabilirsin.”

 

“Yapma baba. Artık içmek istemiyorum…”

 

“İçmek zorundasın. Biliyorsun; Tepkimelerini izleyebilmemiz ve bunu kontrol altında tutabilmemiz için tek şansımız bu. Ve elbette yüksek moral…”

 

“Bu şekilde mi moralim yüksek olacak?”

 

“Evet, her zaman olduğu gibi, güçlü ve umutlu…

 

“Dozlarını düşürsek olmaz mı?”

 

“Lütfen Kylane, iki gün arayla aynı diyalogları tekrarlıyoruz. Bunun bir anlamı yok. Tekrarlamak çok saçma…”

 

“Sıkıldım artık anlamıyor musun? Tedavinin de bir seyri olmalı baba, her gün aynı rotada seyreden geminin Hamburg limanını yılda üç defa ziyaret ettiğini bilmekten farksız bu baba …”

 

“Sanırım sorun burada. Bu lanet Melankoli hallerin… Sırf bu yüzden o salak geminin limana her gelişini kaçırmana neden olsa da, bunun da farkına varamamanı sağlayan yine o saçma düşüncelerin…”

 

“Abartma baba… Düşüncelerimin, melankoli hallerimin de her bir şeyimin de nedeni o saçma, gereksiz, sonucu olmayan tedavilerin olduğunu biliyorsun… Aslında Ne olduğunu siz kabul etmiyorsunuz. İnanmıyorsunuz. Kabullenemiyorsunuz…”

 

“Evet, yine saçmalamaya başladık. Bu konuşma gittikçe canımı sıkıyor dikkatini çekmek isterim. Bizden Tanrı kılığına girmemizi istiyorsun. Ancak burada durman gerektiğini bilmiyor, anlamıyorsun.

 

“Tanrı yok, evet anlıyorum…”

 

“Hayır, kızım. Tanrı var."

 

“Nerde baba, bir söylemde bulun, bir kilit aç?”

 

"Yıllar önce kulağına fısıldadım. Gün yeşile boyanınca bir tek sen olacaksın…”

 

“Yeşil?!”

   

***

Sarılar

Pay Uyar